• Böyle değerli bir kitabın incelemesi önce nereye yazılır diye düşünüyorum fakat cevap basit önce gönle yazılmalı daha doğrusu önce gönül anlamalı bu kitabı sonra belki kaleme, deftere sıra gelir. Sahi ya kalem mi kullansam birkaç satır yazarken, yok olmaz. Neden? Aylardır kalem, kağıt almamışım elime. Aslında var ama başka başka sebeplerden açmamak lazım, e ne yapacağız, mecbur telefon-tablet-bilgisayar. Modern çağ insanı işte; huzuru bulduğu kitabın iç aktarımını yaparken bile modern iletişim araçlarını kullanıyor. Her neyse, insan istediği gibi olamıyorsa, olabildiği şekliyle en iyisini yapsın o zaman, ne alaka mı, öyle işte.

    E kitabı biliyorsunuz; yeni çıktı, çok yeni, Eylül'ümüze bir güneş gibi doğdu, yüreğimizi sevindirdi, kitaplığımıza bir ışık saçtı. Ben dedi üstün değilim tabi sizden ama şuanlık Gökçe için biraz farklı olacağım, hissediyorum. Aslında benim tarafımdan hüzünlü bir macera olarak başladı bu çıkacak, çıktı meseleleri. Anlatayım mı biraz: Öncelikle kitabın çıkacağını çook öncelerde duyamadım, olmadı. Sonra çıktı, hemencecik alamadım. İmzalı kitabına da yetişemedim, o da geçti doğal olarak ilk okuyan olamadım ve tabii ilk inceleyen de.. Olsun herkesin sözü farklı, nasibi de farklı diyelim, belki de yanımdan malum bazı insanlar eksildi, ondandır bu geç duyuşlar, geç sahip olmalar.. Ama en güzel tarafı neydi biliyor musunuz? Kitabı Bursa'dan aldım, onu biraz bazı güzel yerlere götürdüm, belki Suna da görmüştür böylelikle. Ne diyordu: "Beş şehirden geriye ne kaldı, belki biraz Bursa kaldı." Kaldı, kaldı. Bursa her daim yaşatır güzelliğini.

    Bu kitabın bir roman olduğunu hiç düşündünüz mü? Ben düşündüm, sonra baktım roman olmaması için hiçbir kaide yok kitabın kapağında yazan "hikâye" dışında. Sonra bir de dayanağım var: Fatma Barbarosoğlu'nun tweeti. Karakterler belli, saymakla bitmez, her birini yahut her bir aileyi kitap yap, okuyalım Mustafa amcacım demek geliyor içimden. Öyle güzel, öyle nahifler, tabii içlerinde içimizin ısınmadığı yok mu, var. Fakat bir kitabında diyor ya yazar: "Bizim sevmediğimiz kimse yoktur. Belki gönlümüze biraz serin gelenler vardır." Çünkü ben bilirim ki herkesin bir yeri var bu hayatta. Suna'nın Ali'si olmasaydı, Suna olur muydu Suna? Elif'in böyle dik duruşlu durması onun tümden karakterine mi dalalettir? Biz sosyologlar severiz böyle tepeden konuşmayı, insanın psikolojisine vururuz, yaşam tarzıyla ilişkilendiririz, üretim ilişkilerine kadar bile girer ama bir insanın ruhuna bakmayı çoğu zaman es geçeriz. Oysa bilmez misin "aşk acıtır ve acı büyütür". İnsanların önce yarasına bakmalı ama kolay mı böyle bakmak, göz değil, kulak değil, göremezsin ilk bakışta, biraz fethe yanaşmak gerekir. İstanbul gibidir insan fakat bir insan bile eşref-i mahlukatlığıyla İstanbul'a bile fark atar bütün cihânda.

    " Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
    Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır" diyor ya Fuzuli, en güzel aşk yarasını anlatmaz mı böylelikle. Onun dermanı, derdinde. Bizimkisi nerede ya sanki? İnsan dermanını derdinden çok uzakta aramayacak ya yoldadır, ya da yolundadır. "Aramakla bulunmaz ancak bulanlar arayanlardır." Bu böyledir, yoksulluk içimizdedir fakat içimizi zenginleştirmek de ruhumuza, sevdamıza, derdimize düşmüştür. Tahammül de içimiz de sefer de. Tahammül de bizim için sefer de. Kimseyi yargılayamayız ya yapıp ettikleri için. Eğer aynı şey için yaşıyorsak, aynı şeye inanıyorsak, aynı harama haram deyip de aynı helale helal diyorsak birimizin köyde birimizin şehirde yaşamasının ne farkı var? Her neyse efendim, kusuruma bakmayın uzattıkça uzattım ve bir türlü kitaba gelemedim, kitaba geldim de aslında sizi kitaba getiremedim galiba. Yoksa baksanız bütün bu yazdıklarımın kitap nezdinde anlamı var ama işte yine de biraz dokundurmalı, mecazlı, düğümlü bir dil kullanmışım. Biraz daha açmakta fayda görürüm.

    "Ya Rabbi! Kalbimi aç! Aç ki akledebileyim." Ve ekliyorum aç ki anlatabileyim, birkaç kelam edebileyim ki gitsin bu içimdeki sıkıntı. Suna'yı, Elif'i, Nilgün'ü, Sevim'i, Lamia'yı, Ali'yi, Serdar'ı, Bülent'i, Tarık'ı birkaç cümleyle anlatayım. Tanpınar'a da girmek de fayda görüyorum, İstanbul'a değinmesem de kırılır, biliyorum. Birkaç cümleyle değinip de bırakılmaz ki ya hep ya hiç. Bakalım olacak mı istediğim inceleme ya da bir sonuca varamadan bitecek mi? Nasip.

    Hikâyemiz Suna ve Elif'le başlıyor, ana karakterlerimiz de onlar gibi görünse de Suna'yı baş karakter olarak koyarsam geri kalan tüm adı geçen insan da bana kalırsa ana karakter olsun, bence hepsinin bu hikaye içinde mânasını kavramak da boynumuzun borcu olsun. Suna bir Edebiyat doçenti, kendisi Tanpınar üzerine çalışır ve hayatında da Tanpınar ile derin bir bağ kurar hatta nasıl ki sevdiğimiz şeyler bizi başka seveceğimiz şeylere yakınlaştırır ise Suna'yı da böyle sevebileceği bir adama yanaştırır, işin hayır olup olmadığı bana kalmaz tabi. Olacak olan oldu nasıl olsa.

    İstanbul'da yaşayıp, İstanbul ile ünsiyet kurmaya çalışmasını da eklemek lazım. Zaten edebiyatçı olup, Tanpınar okurken İstanbul'a uzak kalıp insan nasıl bir güzel sanata ilgi duyar ki? Yahya Kemal'in azîz İstanbul'u halen daha duruyor mu meçhul fakat bir Çamlıca'ya çıkıp, bir Piyer Loti'de kahve içip:
    "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer.
    Ömrüm oldukça, gönül tahtıma keyfince kurul!
    Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." dememek elde mi? Benim elimde değil.

    İstanbul, Tanpınar, edebiyat, kitaplar ve mâna arayışı Suna'yı Ali'ye yakınlaştıran en büyük etkenler olmuştur. Belki benim gözümde daha yazar söylemeden bir Nazan Bekiroğlu görüntüsüne bürünen Suna, Ali'nin deyimiyle İsabella Adjani'ye benziyor olsa da Ali'nin aşkı salt maddi güzellikle açıklanacak şeyler değildi elbet. Her aşkın bir göz boyutu varsa bir de kalb boyutu vardır ki bu da iki insan arasındaki bağı kuvvetlendiren şey olur. Eğer göz görüp de gönül sevmese veya göz sevse de gönül sevmese o iki kişi yol arkadaşı olabilirler mi hiç? Ne demişler; evvel refîk, bade'l tarîk. Bir de şöyle bir söz var: insan yoldaşını yolda tanır. Ben buna inanırım. Fakat bu yol illa ki şehirler arası bir yol mudur, bence değildir. Mesela bir insanın sözü bir yoldur, isteği bir yoldur. O insan o isteklerine nasıl sahip çıkıyorsa yoldaşına da öyle sahip çıkar. Bazen yol belliyken refîk kayboluverir. Ama her insan yolunu da kendi nazarında değerlendirir. Bazıları yolu sever, yol ağır gelmez, bazıları da daha yola çıkmadan yolculuktan şikayet eder.

    Tekrar edeceğim ama; önce yoldaşını belirle ki yoldan şikayet etme. Ali mesela belki de ilk hatasını kendini değişimeye açık biri olarak gördüğünde yaptı sonra gitti Suna'yı da buna inandırdı, Suna'nın inanıp inanmadığı tartışmalı olsa da o rüzgara kapılıp gitmeyi tercih etti. Ama rüzgar sizi bir yerden bir yere son hızla götürmez bazen yarı yolda da bırakabilir, Ali ile Suna yarı yolda kaldı. Neyse ki Suna'nın tek yoldaşı Ali değildi, onun Elif'i vardı, annesi, ablası, ninesi vardı, ohh daha ne olsundu.

    Suna'nın ayrılık acısı için de Ali'nin genel yaşantısı için de çok güzel beyitler var edebiyatımızda, kitabımızda da geçerler hatta fakat güzel olan tarafı şudur ki ben bu beyitleri yaşamımda durup durup söylerim. Allah unutturmasın, sahiden güzel örnekler. Meselâ:

    " Gittin ammâ ki kodun hasret ile canı bile
    İstemem sensiz olan sohbet-i yârânı bile" beyiti Suna'ya çok hoş uyuyor. Ben bunu ilk defa Tanpınar'ın Huzur romanında okumuştum, Suna hatırlar, beyiti yani.

    Diğer beyitimiz ise: "Bir katre içen çeşme-i pür-hûn-ı fenâdan, Başın alamaz bir dahî bârân-ı belâdan" dır. Ziya Paşa'dan geliyor. Yani diyorum ki Alicim sen bir kere dünya suyundan kana kana içtin ya o suyu bırakmak da sana ölüm olur. Keşke ölseydin, yani eski yaşantını öldürseydin ama olmadı ne yapalım. Sizin buluşmanızda Hikmet-i Hüda'dır elbet, sebep-sonuç ilişkisi aramaya gelmez.

    Elif'e gelelim şimdi de; Elif ile Suna lisede tanışıyorlar, onları bir araya getiren şey kitaplar, insanlardan kaçıp kitapların dünyasına sığındıkları bir vakit kütüphanede karşılaşıyorlar ve dostluklarının bir ömür boyu sürmesi için ilk temeli atmış oluyorlar. Elif üniversitenin Sanat Tarihi bölümünde okuyor. Deli dolu, dobra, cesur bir kız. Suna'ya nazaran daha dik başlı, Suna ise Elif'e nazaran daha yumuşak biri. Elif, Suna'ya nazaran hayatının aşkını öyle çok geç bulmuyor, 28 Şubat zamanı, üniversite eylemlerinin yapıldığı zamanlar karşılaşıyorlar. Serdar adı; mücahit bir genç o zamanlar, tuttuğunu koparır cinsten, inançlı, namazında niyazında, davası var. Zaten Elif de böyle bir kız. O zamanlar örtülü olmasa da arkadaşlarını eylemlerde yalnız bırakmıyor. Neyse bunlar bir şekilde tanışıp, anlaşıp, kaynaşıyorlar. Serdar hatta Elif'in tesettüre girmesine de sebep oluyor. Bu sırada da Serdar ile Elif evleniyor. Sonra zaman geçiyor haliyle, 28 Şubat zulmü bir nevi ortadan kalkıyor, zenginliğe kavuşan aileler oluyor. Serdar'ın ailesi de bunlardan biri. Şirketleri tekrardan kâra geçiyor ve yurt dışına bile açılıyorlar. Evliler ya aile dostları oluyor Eliflerin. Bunlardan biri Nilgün ile Tarık çifti. Önce Tarık yurt dışındaki işleri yürütmek için seyehatler yapıyor fakat keşke yapmaz olaydı diyoruz sonra Serdar. Tarık tamam da, tamam da derken hadi onu pek bilemiyoruz ama Serdar'ın bu imkan bulup da yurt dışına çıkmaları hiç iyi sonuçlanmıyor.

    Ve şuna şahit oluyoruz kelimelerle ifade edecek olursak: 28 Şubat mağduru erkeklerin imkânlar el verdiğinde ailelerine ve bilhassa dinlerine zarar verdiklerine.. Fatma Barbarosoglu şöyle ifade ediyor bu durumu: "Mustafa Kutlu'nun son kitabı: Sevincini Bulmak 12 Eylül'ün,28 Şubat'ın kahraman erkeklerinin, ikbal peşinde aile hayatlarını imha edişlerinin romanı." Evet, gerçek bu. Mustafa Kutlu toplum içindeki görünen dini hayatın aslında çok başka yaşandığının yahut 28 Şubat mağduriyet dilini kullanan insanların aslında kendi hayatlarında pek de menem bir insan olamayabildiklerini göstermiş oluyor.

    Boşver be Elif, diyorum o sayfalarda çok kez. Herkes kendi inancından, kendi samimiyetinden sorumlu bu hayatta, senin bir kızın var Nilüfer, sen ona bak en iyisi. Yuva olmadıysa olmadı, dağıldıysa dağıldı, insanın eşinden öte daha güzel bir şey var bu hayatta o da evladı. Ayrıca pek değerli hocamla sık sık yaptığım konuşmayı hatırladım, biraz bahsetmekte de fayda görüyorum. Bazı meselelerde pek katı olmadığımı bilen Hüsamettin Hoca, çok dindar görünen kişilere karşı bana şunu derdi sürekli: "Gökçe insan imkânı yokken çok çabuk dindar olabilir, asıl iş sana uygun ortamlarda değilken bile yalnızmışsın gibi kalabilmek. Mesela insan kadınlardan kaçarak, kadınlarla tokalaşmak haramdır diyemez. Bilakis kadınlarla bir araya geldiğinde tokalaşmadan kalabilmektir asıl dindarlık" Sen de bunu söylüyorsun zaten ya olsun. Hocamı ammak bana güç veriyor.

    Nilgün'ün okuduğu "Kırık Kalpler Müzesi" adlı köşe yazısını biliyor musunuz ya da hatırladınız mı? Yazı Yenişafak'ta Mustafa Kutlu'nun kaleminden çıkma, daha alıntı halinde okuduğumda bile hatırlayıverdim, en sevdiğim yazılarından biridir. Ne diyordu: "Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin nedir ki" İnsanın öldüğünde bile böyle hatırlayabileceği eşleri varken evlilik güzel olsa gerek yahut böyle Serdar gibi Ali gibi Tarık gibi çok geçmeden kendi kişiliklerini ortaya çıkaran eşler olduğunda. Çünkü insan tanımadan yıllar geçirse iyi mi hiç? Ne diyordu İsmet Özel; ölüyoruz demek ki yaşanacak. Bazı şeyler her türlü yaşanıyor, şükür ki ölüm var da unutup gidiyoruz. Hem bu dünya varsa ahiret de var. Bir insanın bir insanda hakkı bu dünyada kalır da ahiret de kalmaz. Evet ben de bunu düşünüp ferahlıyorum.

    Şimdi son olarak kitabı Yoksulluk İçimizde kitabına dayandıracağım biraz. Ben okumaya başladığımdan beri olmasa da yarısından sonra düşündüğüm şey bu kitabın Süheyla'nın halinin biraz daha uzatılmış ve biraz daha fazla karaktere bağlanıp ve evet daha bir romanlaştırılmış olduğunu düşündüm. Nasıl ki Süheyla ile Engin bir zamanlar hayatlarını birleştirmede bir türlü anlaşamadılar burada da Suna ile Ali anlaşamadı. Nasıl ki Süheyla kendini bulma yolunda birçok adım atmışken Engin'in adımları da kiraya, faturalara takıldıysa Ali'nin ayağı da eksi hastalarına, Cihangir çevresine, lüks yaşantısına takıldı.

    Oysa hiç düşünme bile; "Ne ki nefsine ağır geliyor, onu yap. Kaldırdığın ağırlık miktarınca sana ferah erecektir."

    Hayat üzerine anlaşamıyor musun, bırak birleştirme hayatını o zaman. Bu sözlerim Suna'ya değil, Suna birleştirdi bir kez. Bu sözlerim kaderini pek tabii göremediğim bizzat kendime.
  • Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha. Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi? "Eylül'de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16:00 diye yazmıştın, ve 16:04'tü onu bulduğumda.

    Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
    Takvim tutmazlığını
    Aramızda bir düşman gibi duran
    Zaman'ı
    Daha o gün anlamalıydım
    Benim sana erken
    Senin bana geç kaldığını
  • Namık Kemal, İntibah'ı 1873-1875 yılları arasında Magosa'da "Son Pişmanlık" adıyla yazmış, ancak eser Maarif Nezareti tarafından "İntibah-Sergüzeşt-i Ali Bey" şeklinde değiştirilerek 1876'da yayınlanmıştır. Eser, Ali Bey adında mirasyedi bir gencin tecrübesizliğini, aşkını ve aldatılışını anlatırken, Tanzimat romanının genel havasına uygun olarak eğiticilik amacına da hizmet etmektedir. Romanda aşk, kıskançlık, intikam gibi duygular birbirine zıt karakterdeki tiplerin mücadelesi içinde verilmektedir. Romanın ilk bölümü, gerçeğe uygunluk bakımından kayda değer bir özellik taşıyorsa da ikinci bölümde bu uygunluğun epeyce zorlandığı görülmektedir.
  • Eğer yaradılış kitabını Havva yazmış olsaydı, insan türünün ilk aşk gecesi acaba nasıl olurdu?
    Havva kaburga kemiğinden falan doğmadığını, hiç yılan tanımadığını, Tanrı'nın ona acı çekerek doğuracağına ve kocasının ona hükmedeceğine dair bir şey söylemediğini açıklığa kavuşturarak başlardı. Bütün bu hikâyelerin Âdem'in basına anlattığı yalanlar olduğunu söylerdi.
    Eduardo Galeano Kadınlar,
  • Aşk sanki aramızdaydı ama o görmek istemiyordu bazen iki kişinin kalbi aynı anda atmaz yine de iki kalp sesi duyulur ve duyulan ikinci ses ilk atan kalbin yankısıdır....
  • Altı yaşlarındaydım, mahallemizde büyük bir boş arsa vardı, burada bütün gün top oynar, günümün nasıl geçtiğini anlamazdım.,oyuna dalar,bazen yemek yemeyi bile unuturdum.Biz fakir bir aileydik, ne bir bisikletim oldu, nede bir futbol topum.Oyun oynadığımız arsanın karşısında, büyük bir oyuncak mağazası vardı, topaçından tut, misket, sapan, telli araba ,o zamanki oyuncaklar bunlardı ve onlara sahip olmak içinde benim için büyük lükstü.Birde eskiden bilirmisiniz , niyet vardı, kartona cikolata yapıştırırlardı, farklı farklı oyuncaklar olurdu, bunları numaralandırırlardı birtanede kazı, kazan kartonu olurdu, buradaki yaldızlı daireleri kazırsın, numara cıktımı ,hangi cikolata ve oyuncağın ustundeki numaraysa, onu kazanıyosun.Tabi coğuda boştu.Ben ,semt pazarının kurulduğu günlerde su satardım, kazandığım paraylada, oyuncakcıdan bu niyeti alıp, arkadaşlara cektirirdim, sonuçta buda benim için kazanç kapısıydı.
    Bir gün oyunakcıda, pilli bir yarış arabası gözüme ilişti, ilk kez bu kadar bir oyuncağı beğenmiştim, fiyatını sorduğumda ,baya bir pahalı gelmişti ama bu oyuncağı bir iki hafta içinde, para biriktirip alabilirdim.Dükkanın sahibi, İbrahim amcaya dedimki, bu niyetleri satayım, oyuncağı almaya geleceğim ,sakın satma, oda tebessüm etti sadece.Hergün dükkanın vitrininden, oyuncağı seyredip ,satılıp satılmadığına bakıyordum, sadece 1 taneydi baş köşede duruyordu.Bu arada, oyuncak parasınıda ,biriktirmeye az kalmıştı.Aradan Birkaç gün geçmişti, ogün semt pazarında su satmış, havanın cok sıcak olmasıyla, baya bir para kazanmıştım.Hemen oyuncak mağazasına doğru yol aldım.Vitrine baktığımda, kırmızı ,pilli yarış arabasını göremedim, hemen daldım içeriye, elimde boş su termosu;
    İbrahim amca, oyuncağı almaya geldim, işte paran !Evlat oyuncağı az önce sattım, sana yeni gelen oyuncaktan vereyim, olmaz dedim dükkanı versen ,o yarış arabasının yerini tutmaz....dedim kendimce, ve dükkandan, üzgün bir şekilde cıktım.Eve gidince annem karşıladı, bütün paramı anneme verdim.Annem aferin oğlum, okula yazdıracağım seni, bu parayla, çanta ayakkabı alırsın dedi, bende tamam dedim.
    Birkaç gün sonra, alt kata yeni taşınan komşumuza, annemle ben Hoş geldin ziyaretine gittik.Alt komşumuzun ,benimle yaşıt, mavi gözlü, Ebru isminde kızları vardı.Büyükler çay yudumlarken, bizde bir köşede Ebru yla, duruyorduk.Bir an gözüme,oyuncakcıdaki alaçağım araba ilişti, arabayı Ebru almış, Ogün hiç unutmam, arabayı bir kez olsun, elletmedi bana.
    Nihayet okullar açıldı, Ebru ile aynı sınıfa düşmüştük.Tenefüste beraber oynuyor, eve de beraber dönüyorduk.Günün büyük kısmını beraber geciriyorduk.İlkokul bitmiş ,ortaokula yazılmıştık, zaman hızla geciyordu.Artık büyümüştük, yaşımız onüç ,ondört falan, ve ben Ebru yu çok seviyordum, bunu bir şekilde ona itiraf etmeliydim ama nasıl ?

    Bir gün Ebru lar bize misafire gelmişlerdi, evin bir köşesinde hem ders çalışıyor, hemde şakalaşıyorduk.Aklıma bir fikir geldi, bu fikri uygulayıp Ebru yu sevdiğimi itiraf edecektim.Bir oyun oynamaya karar verdim.Sınıftaki on tane güzel kızın ismini yazacaktım bir kağıda katlayıp niyet cekecektim, hangisi cıkarsa sözde ben o kıza aşığımÇaktırmadan, on kağıda da Ebru nun ismini yazıp , katladım.Sıra çekilişe geldi.Ebru en başta seni yazdım, sen cıkarsan kızmak yok ona göre, kim cıkarsa ben onu seviyorum, hatta daha ileri gidip onunla evleneceğim dedim.Kendimden cok emindim nede olsa, Ebru cıkacaktı Ve kağıdı çektim Ebru cıktı, o anda yüzüm kızardı, sesim kısıldı, sanki nefes alamadım, Ebru da cok şaşırmış, oda çok utanmıştı.İşte böyle dostlar ,aşk hikayemiz böle başladı, ikimizde ayn


    ı oyuncağı sevmiş, kader bizi buralara kadar getirmişti.
    Artık Ebru ile evlilik hayalleri kuruyorduk.Lise son sınıftaydık, üniversite sınavlarına hazırlanıyorduk, ve sınava girdik.Ebru yüksek puan tutturdu, ben ise başarısız olmuştum.Sonra ben askere gittim, Ebru avukatlığı kazanmıştı ve gelecek için büyük planları vardı.Askerdeyken Ebru dan uzak olmak, beni kahrediyordu, telefonda ne kadar sesini duysamda ,özlemimi dindiremiyordum.Ailelerimizin bu ilişkiden haberleri yoktu.Bir süre sonra ebru yu istemeye gelmişler, bir tanıdıkları, gurbetci zengin bir aile, Ebru nun annesi hiç düşünmeden vermiş kızı,kıza bile fikrini sormamış.Ebru nun babası ufakken trafik kazasında ,hayatını kaybetmiş.Anneside kızının geleceğini düşünüyor dolasıyla.Bu arada nişan falanda olmuş.Ebru artık beni aramıyor, sormuyordu.Ve askerliğim bitti, bir hafta sonrada Ebru nun düğünü vardı.Düğün günü çattı, düğüne gitmiyecektim, dayanamazdım, onu düşündükce, içim içimi kemiriyordu.Düğün başlamıştı, Birkaç saat sonra Ebru , alt katımızda ilk gecesini gecirecek, ertesi gün Almanya ya, döneceklerdi.Ben bu
    gece evden uzaklaşmam lazım, ne kadar uzaklaşırsam o kadar benim için ,iyi olacaktı,Arabanın benzinini fulledim, benzin bitene kadar gidecektim.İstanbul boğaz köprü cıkışında, açı bir fren sesi , kamyon tekerinin altına girmişim.Beni hastaneye kaldırmışlar, kırk gün yoğun bakımda kalmışım, benden ümidi kesmişler ,yaşamaz demiş doktorlar hatta, mezar bile satın almışlar.Öldürmeyen Allah c.c. Öldürmüyor.Ve eve geldiğimde baş ucumdaki komidinde, kırmızı, pilli yarış arabası vardı.
    (Ece&Cengiz bu hafta öykümüz güzel bayandan teşekürler. siz de böyle gerçek yaşanmış öyküleri atabilirsiniz.)
  • Konusu bu kadar özgün olan bir kitap nasıl batırılabilir. Neden ya,neden? Karakterler kitaba ancak bu kadar yakışmayabilir. The 100 serisi benim okuduğum ilk bilimkurgu serisi. O yüzden yeri bende ayrı ama bu seriyi sevmediğim gerçeğini değiştirmiyor.Maalesef. İlk 3 kitabını 3 yıl önce okudum. Bu yüzden haliyle çoğu şeyi unuttum. Ama kitaba başladığım anda clarke’ın ve belamy’nin samimiyetsizliğini hatırladım.
    Mide bulandırıcı aşk sahneleri, her olayın çabucak çözülmesi, mantığa aykırı sahneler vs vs vs kitabı kendi açımdan kötü yapan unsurlar. Kitapta tek sevdiğim karakter olan Wells sayesinde kitap ilerledi bir de yazarın akıcı dili. Sonuç olarak bu seriyi çok seviyorsanız karakterleri özlediyseniz isyan kitabını alabilirsiniz. Umarım yazar başka bir kitap yazmaz. Seri bitirme hastalığınız varsa benim gibi bu seriye başlamayın.