Sevgi, Serenad'ı inceledi.
 3 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Itiraf etmeliyim ki kitabın ilk bölümleri beni sarmadı, ilerledikçe bunun diğer klasik aşk romanı olmadığını anlamam ile fikrim değişti.

Her şey, soğuk bir subat ayında Istanbul Universitesi'nde halkla ilişkiler görevini üstlenen Maya Duran'ın Alman Profesör Maximilian Wagner'i karşılaşmasıyla başlıyor. Maya genç, dul ve bir çocuk annesi olarak kendi ayakları üzerinde durup hayat mücadelesi veriyor ve profesörün hayatına girmesiyle onu çok zor günler bekliyor. Kitabın en etkili yönlerinden biri de bu Maya'nın bunca olaya rağmen dik durup kendi gücünü fark edip özgürleşmesi. Bence en etkili mesaj buydu tüm kadınlara.

Kitaptaki bir diger yön ise Livaneli'nin müzisyen kimliğini de edebiyatta cok güzel işlemiş olması. Dilinin sadeliği, sözcüklerin akıp gitmesi olayları yaşıyor hissi uyandırıyor ve evet serenad tınılarını duyar gibi oluyorsunuz.

Ilerleyen bölümlerde belgelere yansıtılmayan tarihi olaylara sahit oluyoruz. Ülkelerin (Turkiye, Romanya, Almanya ) utanç kaynağı olan bu belgelerin yadsınamaz bir gerçekliği var; Karadeniz sularında toplu mezar olan Sturma gemisi. Nazi Almanya'sının diktatörlüğünün dünyaya nasıl sıçradığının en büyük ve en acı olaylarından biri.

Nazilerin Yahudi bilim adamalarına karşı tutumu sonucu, bilim adamlarının ülkemize gelerek bilimsel katkıları yanısıra Istanbul üniversitesinin kuruluşundaki katkılarını bu kitapta cok güzel işlemiş Livaneli.

Mavi alay da Kırım Türklerinin yaşadığı vahşet ve Sturma olayını kitaba bağlı kalmak istemeyip araştırınca, gerçeklik insanın tüylerini diken diken ediyor. Evet bunlar burda yaşanmış ve evet biz habersizdik.

"Her iktidar öldürür! Kimi az kimi daha çok ama öldürür." Bu satırları kitabın bir cok yerinde görüyoruz, çünkü bilinmez bir tarihe yine iktidarların bıraktığı acıları satır satır anlatıyor. Katı kurallar olmasa Sturma olmayacaktı, Mavi Alay olmayacaktı ve bir insan kendi adını kullanmaktan kendi kabul ettiği dine mensup olmaktan korkmayacaktı.

Kitapta çok anektod var, onları ve bende bıraktığı etkilerini buraya sığdırmam mümkün değil. O yuzden tüm okurların kitabı okumasını tavsiye edebilirim, özellikle tarihe meraklı okurlar için ilgi çekici olacaktır. Keşke tarihi Ahmet Ümit, Zülfü Livaneli, iskender Pala, Sunay Akın... gibi ustalardan öğrenme şansımız olsaydı.
Keyifli okumalar!

PINAR DEĞİRMENCİ, Tatlı Tesadüf'ü inceledi.
3 saat önce · Kitabı okudu · 1 günde · 6/10 puan

Tatlı Tesadüf
FBI/US Attorney Serisi 3
Julie James
PEh bu neydi böyle
İnanın okurken böyle hadi artık diye diye okudum ama hiç heyecan tutku aşk hissetmedim yani ne bileyim ilk iki kitabı sevmiştim ben bu acaip hımm nasıl desem yavan geldi. 450 sayfaya kadar. O sayfaları sevdim sadece. Bir de Kyle nin babasının annesine olan aşkına bayıldım resmen kalbe dokundu iki sayfalik bir şeydi ama beni en mutlu eden yani hüzünlendirsede aşkı hissettiren yani oldu
kitabı cıx beğenmedim

Mehmet Y., Ve Sen Kuş Olur Gidersin'i inceledi.
 3 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

İlginç bir kitaptı. Şöyle ki, kitabı okumaya başladığımda mesai arkadaşım ne okuduğumu sordu. Ona ‘bir deneme kitabı okuduğumu’ söyledim. Gerçekten öyle düşünüyordum. Çünkü kitap adeta bir deneme gibi başladı. Ancak sonrasında bir romana ya da uzun hikayeye evrildi.

Kitapta çok sayıda aforizma var. Bazılarının altını çizdim. Kendini okutabilen bir eserdi. Başarılı...

Kendimden çok şey buldum diyebilirim. Bu bulmuş olmak, illa da kendi hayatımdan bir şeyler bulmak değil. Kendi yazarlık tecrübemden söz ediyorum. Anlatım tarzını, kelime yapısını, üslubunu benim Bir Gün adlı uzun hikayeme çok benzettim. Hatta, son cümlesi ‘Susuyor olmam, acı çekmediğim anlamına gelmez..’ aklıma hemen benim Bir Gün’deki ‘Susuyorsam, bil ki, seni düşünüyorumdur’ cümlesini getirdi. Yine iki hikayede kahramanların ruh halleri birbirine çok benziyordu. İkisi de aşk acısı çeken, yalnızlıktan hoşlanan, içlerine kapanık, kendilerince dindarlık anlayışları olan ama illa da suskun tiplerdi. Öyle ki, bazen Ve Sen Kuş Olur Gidersin’i gençlik yıllarımda ben yazmışım gibi hissettiğim oldu. Öğrendiğime göre bu eser Tarık Tufan’ın 25-26 yaş eseriymiş ve basıldığında 30 yaşlarındaymış. Benim Bir Gün de öyleydi. Ve son olarak, eserin takıldığı, eksik kaldığı kısımları da yine Bir Gün’e benzettim. Aynı acemilikleri yapmışız yani…

Şimal Hanım’ın yönlendirmesi ile okudum bu kitabı. İlk Tarık Tufan kitabımdı. Ama aslında bunu alırken ikincisini de almıştım zaten. Sırada Şanzelize Düğün Salonu var. Pek yakında...

Banu Çiçək, bir alıntı ekledi.
4 saat önce · Kitabı okuyor

Hiçbir aşk, ilk aşk gibi olamaz. Olmamalı da çünkü ilk aşkınıza davranışlarınız utanç verici ve iflah olmaz derecede safçadır.

Müzmin Bekar, Katie HeaneyMüzmin Bekar, Katie Heaney
özlem, Bir Gencin Dramı'ı inceledi.
 4 saat önce · Beğendi

İnci Hocamın başlattığı " Tolstoy Okuma Etkinliği " kapsamında, Tolstoy'un okuduğum 3'ncü eseri ve onu yeniden okuyabilmek, hakkında birşeyler yazabilmek derin bir nefes gibi...

Bu etkinlik için İnci Hocama ayrıca teşekkür eder, hepimize etkinlik kapsamında Tolstoylu bol bol okumalar dilerim. Ve yine dileğim o ki Tolstoy bize kalbinin kapılarını sonuna kadar açar...


Kemerlerinizi bağladıysanız, uçuşa geçiyoruz :)



... Hafif kırlaşmış saçları ve ona eşlik eden sakallar.. Bilgece bir ifade çıkık elmacık kemiklerinin pembemsi üstünde. Bakışlar keskin, bakışları bir çocuğun bakışları kadar taze..
Ellerinde harflerle Tolstoy, afacan birer periyi tutar gibi.. ve her bir perinin dilini, karakterini ayrı ayrı bilen biri, perilerin ise yüzyıllardır hiçkimseye böylesine derdini ve sevincini açmadığı...
Derin bakışlarındaki o keskinlik ve dünyayı görmüşlükle.. " Hâlâ birşeyler yapılabilir Dünya için " diyor, Tolstoy...

" Gün batıyor, Yıldızlar muhakkak doğacak ve Yaşam için hâlâ güzel birşeyler yapılabilir... "

Ve yaşama o buruk ve çokça ışıklı tebessümüyle kelimelerini bir bir bırakıyor...

...

İvan doğuyor önce siyah mürekkepten, bir sır olarak.. o küçük haliyle, üstelik yenide doğmuşken, kelimelerin diplerinde yaşayan kök şeytanlarını çıkarmaya çalışıyor tüm gücüyle... bu sadece bilek gücünü kapsayan birşey de değil.. Onca " Yapamazsın! Aptal İvan!! " sözlerine rağmen, Sabır ve İnanç gücüyle söküyor kötülüğün köklerini...

İki yolcumuz daha geliyor sonra sayfalara, uzaktan seçilmesede net, iki ihtiyar..
Tanışıyorlar İvanla ve yazarla...

Yolculuk nereye ey dedelerim bu yaşınızda? ve vakit bu kadar geçken? diye söze başlıyor İvan.
Tolstoy, elini çenesine dayamış, kalemini bir köşeye koyup bu derin sohbeti dinliyor. Söylenene göre uzun bir yolculuk varmış ufukta, başka bir kitabın ülkesine varacak bir mesafede bir hac yolculuğu..
Sözü kesiyor dedelerden Efim. Gitmeli diyor, diğer dedemiz Eliseye. Elisey, Efime göre daha yumuşak olan huyuyla ve tebessümüyle: " Elbet gideriz kardeşim, gideceğiz elbet.. " diyerek sözü bitiriyor. Ve hac yolculuğu başlıyor uzun uzun satırlar içinde...

O an birşey ki dikkatini çekiyor Eliseyin.. Vakit dar, Efim, beklemiyor...

Birkaç harf ve özellikle içlerinden oldukça küçük iki harf...
Elisey, dikkatle bakıyor bu ikisine. Mürekkebi daha doğmadan kurumuş, kırılmış bu küçüklüğe...
Yaşıyor! demenin bir iç huzuru... Yaşamalı!! Ve o becerikli elleriyle erzak çantasından ona yol boyunca katık olacak olan mürekkebi çıkarıyor, kalp biçiminde bir cam şişenin içinden. Yanlarına bırakıyor ve güçsüzlüklerine rağmen tüm kelimeler hayat buluyorlar, bir kalpten. Öyle büyük bir hayat ki.. o küçük harflerden biri dahi en kocamanından sarılıyor Eliseye "Dedecimm!!! " diyerek..

Mesafe uzun, yüreğin mesafesi ise kırılmış.. kırıldığı yerden, can bulmuş..
Mesafelerin kumlarına bakıpta Elisey, aynı bilgelikle: " Ziyan yok.. " diyor.

Ve İvan, yazar ile tüm bunlara tanık..
Umuttan bir tanıklık ediliyor...


Tolstoy, kalemini satırlara dokunduruyor yeniden, derin düşünceli, kopkoyu bir damlayla... ve damla düşerken satırlara, birçok harf ve kişi olabilmesi mümkünken üstelik, birbirinden hiç mi hiç ayrı olmayan.. ikiye bölünmüş bir damla yan yana aynı kadere düşüyor... parlak bir mürekkepten varolan Kral Asarhadon ve Kral Layiliye adında...
" İnsanın hırsını işlemeli" diyor Tolstoy ve bunun için parlaklık tacını yükseltmeli!!
Yalnız her seferinde o parlaklık ki kağıtta dağılıveriyor ve tüm bunların içinde bir olan o karakterler...
Derin bir uykudan uyanır gibi hiddetle bağırıyor o an Kral Asarhadon ve kılıcını çekiyor ilk adım olarak. Aynı mürekkebin diğer bir damlası Kral Layiliye, " Dur!!! " diyor.. " Bu hiddet neden?? "
O dur deyiş ki güçlü bir ses, kılıç kırılıyor...

Asarhadonun kalbine dokunuyor sonra Lahiye, kendi kalbine dokunmaktan farksız olarak..
" Ben senim, dur!! "

" İnsan en büyük kötülüğü bir başkasına değil kendine yapar her zaman.. Neden kendini öldürmeye çalışırsın? İnsanlığı yaşatmak mümkünken.. İçindeki o karanlıkla, durmalıyız artık!! "

Koyu mürekkep, taçdaki ve varoluştaki parıltıyla geri çekiliyor...
Satırlarda İnsan lekesi.. Satırlarda geçmişten gelen yük...
...

Tolstoy, bakışları dalgın bir halde batan güneşi izliyor...
Ve kendi duyabileceğini düşündüğü, yaşamın derinden dinlediği bir sesle:

" Herşeye rağmen..
Herşeye rağmen değiştirebilirim. Değiştirebiliriz... "

...

Yeni kelimeler doğarken bir bir, Tolstoy'un bakışları sayfanın en ucunda kalmış bir harfe takılıyor. Görmüş olmalıydı onu daha önce ki neden orada olabilir? Uykuda gibi ama değil... Avuçlarına itinayla koyup o narinliği, sayfanın en beyaz yerine usulca bırakıyor.. ve uyanıyor harf, hüzünlü bir uykudan.
Kalbine bakıyor harfin yazar, o daha doğmadan yüreğinde en koyu haliyle birikmiş mürekkebe..
" Güzel bir kalpte bu karanlık, Aydınlıkla savaştan farksız olmalı " diye düşünüyor..
Güzel bir kalpte...

" Derdin nedir? " diye soruyor narinliğe..
" Böylesine narin oluşunun derdi nedir küçüğüm? "

Sakladığı ve öyle gördüğü çirkinliğini gösteriyor narin Alyoşa.. " Dış görünüşüm bahsettiğiniz değil mi ?" diyor..
" Dış görünüş müdür bir kalbi güzel kılan, Alyoşa? "
Ve Alyoşa bir kelimenin parlayamayacağı kadar, tüm ışığıyla parlıyor sayfada...


Bir başka kelimeler ki yanına gelen, belirsizlik ve uzaklığa rağmen tek bir kelime ulaşabilir Alyoşa'ya.. Alyoşa, sonsuzluk gibi parlak..

Ve satırlara, Dünya'ya, Tolstoyunda dünyasına Işığını bırakıyor derin uykusuyla, küçük bir sonsuzluk olarak...
...

Uzun uzun dalıyor yaşlı bakışları yazarın sonra, uzun uzun dalıyor yağmurla...
" Sayfadan uzak tutmalı bu yağmurları.. Uzak tutmalı ki gözyaşı yeterince ağırdır kelimelerden. " diyor..

O an, uzaklardan Pyator Mihayev isminde bir adam geliyor ve sesleniyor Tolstoy'a:
" Hey Tolstoy! Varoluşum ve kelimeler için teşekkürler ama bu toprakların kökleri epey şeytan dolu ve gördüğüm çabalar yetersiz.. Sence de birşeyler yapmalı değil mi? Ve sen o bakışınla daha geniş görebilmelisin yeryüzünü!! "
Ve sesleniyor aynı zamanda Mihayev, tüm kelimelere de o anda:
" Arkadaşlar! gelin ruhumuzun köklerinde varolan bu karanlığı birbirimizden söküp atalım. Böylesi mümkün, böylesi çözüm... "
Ve doğan, varolan tüm karakterler, Tolstoyun o geniş bakışıyla baktığında, tek bir yumruk gibi mücadele ediyor...
- " Sökülür kötülüğün kökleri bir bir, kaderidir bu onların er geç yaşanan... " -

Yazarın güleç, gülden yüzüyle..
Vakit akşam oluyor,
Yıldızların ışık vakti...

Gülüşüyle, hafif kamburlaşan oturuşunu düzeltip, daha bir ümitle yazmaya devam ediyor Tolstoy...

...

Daha çok yoğunlaşırken kelimeler, gözüne birşey takılıyor yazarın,yeniden.. Bu sefer ki başka bir yerde.. Belli ki uzun zaman önce yazılmış ve tahmin o ki gün ışığı devrinde bakışların durduğu o pencere kenarına bırakılmış.
Bir zarf,
Zarftaki yazıyı okuyor Tolstoy:
Gün ışığından sevgilerle...
...

Zarfa bakışlarla dahil şöyle bir dokunulduğunda, bomboş gibi.. ve bu boşluk aldatmacasında zarfı tesadüf o ya kelimelerin ortasına bırakıyor..
Yazarın fikir topraklarına ve tüm kelimelerin ruhuna alabildiğince bir pembelik yayılıyor o an.. Tıpkı yazarın elmacık kemiklerindeki gibi..

Güneşin alacalı, huzurdan rengi...
...

Beyaz fırfırlı elbisesini sayfadaki pembeliğe her dokundurduğunda minik alevler çıkaran genç bir kadın ve ona dansıyla eşlik eden elmanın diğer yarısı bir kelime.. Şen kahkahalarıyla ve adı asırlık bir masal olan Aşk ile Tolstoy'un topraklarına adım atıyorlar.. Onlar danslarıyla döndükçe yıldızlar beliriyor kağıtta, onlar birbirlerine baktıkça alemler oluşuyor yeniden...

Hissedebilen her yüreğin suretinde o huzurdan gülümseme.
Ve herşey alabildiğine güzel...
Umutlu.

Tam bu esnada, olmaması gereken olur ya bazen.. bir gümbürtü sayfalar arasında ve tam ortasında.. Cehennemden bir çukur açılan ve o çukurdan çıkan bir asker, yitirmiş ışığını ve ona katılan dünya karanlığıyla gelen..
Her adım kopkoyu.. Güneş hatırasındaki her pembelik, erken gelen bir kış hüznünde.

Gençlerin elleri ki ayrılır bu gürültüde.. Işıkları kalbinin en derin yarıklarına gömülü..
...

Bırakmak istiyor kalemi Tolstoy,
tüm olan bitene bakıyor son defa...
Güneşin mektuba da dahil..
ve diyor: "Devam edebilirim hâlâ, devam etmeli.. "

- " Ayrılık ki hayatın bir parçası ve o da kavuşmak kadar bu satırlarda hak sahibi... -

Yazıyor Tolstoy, yazmanın gücüne inanarak...

...

Karanlıktan gelenler bu inancı farketmiş olacak ki, karanlıklarını sahipsiz bırakıp.. satırlara tırmanmaya karar veriyorlar..
Bir kök gibi.. ve sesleniyorlar:
" İşte kardeşlerim! Bu topraklar bizimdir. Bu yeryüzü.. Bu karanlıktan ışığımız!!!
Ve en büyük düşmanımız, karşınızdaki İnsanlıktır! "

Tüm karakterler ve kökler karşılaşıyor bir mürekkeple..
Yazar, istese dağıtabilir mürekkebiyle ama karışmıyor ruhlardaki kadere, ışığa inanıyor ve tanık olup biten herşeye....

...
Güneşin selamı çok daha parlak..
geriye küçük bir not, köklerden kalan..
Not da büyükçe bir harita.. Haritada iki küçük insan..
Tanıdık..
Adem ile Havva.

Şaşkınlık ve korku hükümsürerken ve dinlerken inine çekilen karanlık..
Daha güçlü yazmalı! diyor Tolstoy
Yazıyor...
...
Kalemine bakıyor bir an, mürekkebin içindeki yıldızlar uykulu.. dinlenmeli..
" Yazmalı " diyor Tolstoy ve başka bir uykuya kadar son defa parlıyorlar..
...

Bir gencin dramı düşüyor satır sonlarına, son defa.. Yazarın ışıklı ve yorgun nefesiyle, aynı ışıktan kopmuş bir mürekkeple..
Ve sanki bu bütünlük kahramanın kaderi olmuş gibi sancılarla doğuyor Yevgeniy.
Ruhunda Tolstoy'dan en büyük bir payda.
Ayakları kelimeler topraklarında bata çıka yürüyor.. o tatlı turuncuya ve köklerdeki karanlıkta kanayarak..
Bir " Neden? " bırakıyor ardında..
..
Acı dolu gözlerle Tolstoy'a bakıyor...
Tolstoy'da ona..

ve sayfanın sonunda tüm sancıları ve insan yaralarıyla, günahlarıyla bir derin uykuya daha dalınıyor...

...

Dışarıda cırcır böceklerinin sesi..
Hava hâlâ huzurlu ve bir yazarın kalbinde Tüm kelimelerin insanlık derdi...

İnsanlarına bakıyor, o küçük inançlarına..

Kapatmıyor kitabı..

Dinlenmeliler, diyor,
Yıldızlarla...

Yarın, Güneş doğacak nasıl olsa...

" https://soundcloud.com/hf112233/ab6ddn01pyg7 "
*****

Gözlerinize ve Yüreklerinize Sağlık..
Kitapların huzuruyla kalın :)

Hilal Akan, bir alıntı ekledi.
7 saat önce · Kitabı okudu · Beğendi · Puan vermedi

İnsan yalnız olunca neler neler düşünür...gerçekleşmemiş hayallerini,uçup giden yıllarını,ilk aşk maceralarını...

Beyaz Gemi, Cengiz Aytmatov (Sayfa 92)Beyaz Gemi, Cengiz Aytmatov (Sayfa 92)

Notre Dame, Meryem Ana'ya ithafen isimlendirilmiş, gotik yapısı ile muazzam bir katedral.
Notre Dame'ın Kamburu, ilk kez 1831 de yayınlanan kitap opera, bale, sahne oyunları, müzikal, animasyon ve sinema filmlerine uyarlanmış,  klasik ruhlarla anlaşılacak estetik bir roman. XI. Louis döneminin Paristeki sıkıntılı anların, mahkemelerin hükümlerini, kilisenin şekillendirdiği belli başlı sistemine yönelik açıklamalar. Çok karakter etrafında dönen olaylar zinciri.

Her biri birbirinden farklı dört farklı aşk hikayesi.
Esmeralda; güzeller güzeli çingene
Quasimodo; zangoç, sağır, tek gözlü, iyi yürekli, güzel kalpli çirkinler çirkini.
Pierre Gringoire; şair, filozof
Claude Frollo; cinsellikle saplantılı, gizemli başrahip
Phoebus; yakışıklı, orduda rütbeli.

Tarihle başlayan yolculuk, mizah, aşk ve hüzünle devam etmekte. Ne iyi ne de kötü; insancıl ve inandırıcı kişiler. Şehvet, takıntı, ihanet ve ölüm. Hikaye acı çekici ve trajik. Toplumdaki şehvetin aşk olmadığının, görünüşlerin ve sosyal konumların aldatıcı olabileceğinin ve ne kadar zalim olduğunun en güzel örneği. Kitapta tek sıkıntı olarak gördüğüm şey; Gringoire ve keçi Cali'ye ne olduğunun bilinmemesi.

Yazar zaman zaman XI. Louis döneminin adaletini ve kendisini de eleştirmektedir. Örnek olarak;  Sağır bir yargıcın, sağır bir sanığı yargılaması, keçi Cali hakkında idam kararının verilmesi, idam edilen bir domuzun olması.
"Zaten bir yargıç kör ve sağır olmadıkça mükemmel bir yargıç sayılmaz." Sayfa:124
"Gerçekten de kanun, bir sağırın başka bir sağırı sorguya çekmesi halini derpiş etmemişti.'' Sayfa:125
"Çünkü krallar da Girit Adası'ndaki Tanrı Jüpiter gibidirler, kulakları ayaklarındadir." Sayfa:384

Kitap, 1923, 1939, 1956, 1982, 1986 ( animasyon), 1996 (animasyon), 1997 ve 2002'de (animasyon) sinema filmlerine uyarlanmış bu da kitabın güzelliğini, kalitesini ortaya koyar. 1939 ve 1997 uyarlamalarını izledim genellikle kitaba bağlı kalınmış sadece son sahnedeki olaylar farklılaştırılmış.

Son sayfalarda yanınıza mendil almayı unutmayınız, gözleriniz sulanabilir.

Yağmur., Leylim Leylim'i inceledi.
 7 saat önce · Kitabı okudu · 4 günde

22 Şubat 2018

İstanbul

Ahmed abime;

Mektubuma yeni başlamış gibi görünüyorum değil mi abi, ilk hitap edişimmiş, ilk cümleye başlayışımmış gibi. Yok ama. Sana mektup yazmayı dördüncü deneyişimdir bu. Sen nasıl yazıyordun ki acaba, canından çok sevdiğin Leylin'e? Hiç düzeltmeden içinden geldiği gibi mi, yoksa törpüleyerek mi? Ah, evet. Okudum onları. Leylâ ablama yazdıklarını. Affet, girdim özeline. Şahit oldum nasıl sevdiğine, fedakarlıklarına, acılarına, hayatına abi. Okuyamadım ama hepsini, mektupların varmış hani; alıcısını bulamayan. Hah işte, onları okuyamadım ben. Ah be, keşke görseydim, okuyabilseydim hepsini. Sövme bana, Leylâ ablamın cevaplarını merak etmedim mi sanıyorsun? Sadece mektuplarını da değil, senin elinden çıkan her şeyi okuyabilseydim keşke. İster miydin ki senin şairliğini böylesine seven bir insan olsun? Senin Leylâ ablamı sevdiğin gibi olamaz belki –belki?!- ama biz de severiz be abi. Seninkinin yanında esamesi okunamayacak olsa da ben de değer verebilirim nihayetinde. Hem de senin gibi görüp tanıyarak, konuşarak da değil. Bak, hiç tanımadan, sadece okuduklarını bilerek hem de. Bu konuda kendimi senden üstte sayabilir miyim? Hayır mı? Öyle olsun.



İlk okuyuşum seni. Ne ayıp değil mi ama?! Oysaki sen herkesin -kızma ama evet, herkesin- okuması gereken birisin. Hem de okurken de "bu nasıl aşktır?", "bunu diyebilmek yürek gerektirir", "nasıl bir adamın mektuplarını okuyorum ben" ve "bunların yazıldığı kadın nasıl biri ola ki?" diye sorgulayacağı biri de, aynı zamanda. Aşk, sevgi diyorum ama abi, aşk mıdır seninki? Değildir bence. Hem zaten bizim zamanda aşk ayağa düştü, seninki öyle adlandırılsa seni aşağılamış oluruz. Bambaşka bir şey seninkisi.



Yeni paragrafa geçiş yaptım. Çünkü o arada bir sürü kelime karalandı abi. Ne olduğunu bulmaya, adlandırmaya çalıştım senin Leylin'e olan sevgini. Ama yok. Bulamadım. Bulabilecek bir kelime dağarcığına sahip olmamakla birlikte, adlandırmaya gerek de yok hani. Seviyorsun ki işte. Evleneceğini öğrenince, "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım." diyecek kadar, kendi üzüntünü yazarken Leylâ ablamın üzüleceğini bildiğinden kısa kesip ondan bahsetmeye devam etmek isteyecek kadar, onun kocasına selam yollayıp "Gözlerinden, burnunun, üst dudağına düşen fark edilmez incecik gölgesinden öperim canım. Öperim ömrüm..” diyebilecek kadar. Bak abi bunu yazınca aklıma ne geldi, ya kocası seninle konuşmasını istemeseydi? Ne yapacaktın o zaman? Hep yazdığın -ve okurken bizi (Ne? Bir okuyan benim mi sandın?) kahreden- gibi; öldürecek miydin kendini? Kıyacak mıydın o mücadeleci, haksızlığa göz yumamayan ve tüm o güzel şiirlerin (evet, ablamdan tavsiye istediğin yerleri de biliyorum, şaşırma artık.) arkasındaki ruha? Neler yaşamışsın, bi Leylâ ablamın düzensiz -hep de geç- mektuplarıyla mutlu olurdun tabii. Sürgünlerden kaldırabilseydin başını, mutluluğu da tadabilirdin belki. Hastalıktan bir de bak. Ne çok hasta oldun be abi, sanki sağlıklı olsan mutlu olacakmışsın gibi sağlığına kavuşamadın bir türlü. İkisi de olamadı zaten.



Tekrar geliyorum, anımsatmak olacak biraz ama (Unuttuğunu kastetmiyorum hayır, bir anlığına bile unutacağına inanmam, sen söylesen de inanmam abi. Leylâ ablaya yazdıklarına güvenirim çünkü ona yalan söylemezsin sen.) Nasıl sevdin abi? Sadece mektuplarının sonundaki kelimeleri bile toplasak bir aşk mektubu eder. Hiç mi hiç umut vermemesine rağmen hem de Leylâ ablamın. Hep dost gibiydin onun için sen. Ama o sana neler nelerdi... Senin de dediğin gibi: "Nemsin be? Sevgili, dost, yâr, arkadaş... Hepsi. En çok da en ilk de Leylâ'sın bana. Bir umudum, dünya gözüm, dikili ağacımsın. Uçan kuşum, akan suyumsun." Eh, bu sözün üzerine daha ne diyeyim ki ben?



Sana sormak istediğim ama cevabını alamayacağım çok soru var. Sevdiğini görmek için delirip onu gördükten sonra ayrılacağınız ve evinize döneceğiniz zamanı düşünerek kahrolmak ne be abi? Herkes seni tutuyor biliyor musun, ah zalım Leylâ diyorlar onun için. (Ben de diyorum ama seni yeni okuduğumdan, duygularımın tazeliğinden abi, kızma lütfen.) Ahmed Arif seni böylesine severken--- Şimdi. Olmadı ki bu. Sanki sen isminle tanınmışsın da meşhur bir adam Leylâ'yı sever gibi oldu. Yok. Öyle demek istemem ben, çünkü sen ona olan sevginle Ahmed Arif olmuş adamsın. Düzeltiyorum bak: "Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken" Nasıl? Daha uygun oldu mu? Senin gibi cümle kuramıyorum affet. Ben de isterdim burada iki mısrâ döktürmek falan ama işte, olmayınca olmuyor. Dönüyorum şimdi tekrar: Seni böylesine seven bir Ahmed Arif varken, sen nasıl onu onun gibi olmasa da –kimse de beklemiyor zaten bunu- beraber olacak kadar sevemedin diyorlar. Diyoruz işte, neyse. Haklılar be abi. Okurken seni, yazdıklarını, düşündüm hep "Leylâ abla ne demiştir ki buna cevaben?" diye. Ne diyebilmiştir ki? Onu sıktığından değil, hayır. Senin yazdıkların öyle şeyler ki ne cevap vereceğini şaşırır insan. Altta da kalır tabii, her türlü. Mütevazı desen nereye kadar, böbürlense nereye kadar. Çok zor duruma düşmüş benim ablam. Sen düşürmüşsün onu bu duruma ama üzülme, biz sendeki mektupları göremesek de –harbi, ne yaptın onları?- eminim ki üzmemiştir o seni. Hem, nasıl üzsün ki, senin gibi seveni bulmak kolay mı, bir de üzme lüksüne sahip olsun? (Bulmak kolay mı dedim de, kim isterdi senin onu sevdiğin gibi sevilmek acaba, istemezdim bak ben. İki tarafa da yazık değil mi?)



Biraz önce son cümlelerimi yazarken yavaşladım abi, aklıma geldi çünkü. 15 Ocak 1957. O gün yazdığın mektup. Daha önce hiçbir kitap okurken ağlamadım abi. Bir seninki işte. Dahası da olur tabii ama ilkler unutulmaz ya... Neyse, konudan saptım bak, mektuba gelelim; Leyla ablanın mektubunu ona geri yolladığını söylediğin olan hani. Maddelemiştin bir de tüm diyeceklerini. Üzmüş seni Leylâ abla ("ablam" değil, "abla", hatırladım çünkü kırgınlığımı. Sana ne oluyor deme, ağladım ya işte, önemsedik demek ki canım, sen de!) ben de üzüldüm. Senin amacının kötü olmadığını biliyorum ama ben, Leylâ abla yanlış anlamış sadece. Üzme sen kendini. Üzülmeseydin keşke. Buz tutmuştu o mektubun bak. Yine sevgi doluydu ama mesafe mi sokmuştun biraz, bir şey olmuştu. Hem Leylâ'yı şiir yazmaya teşvik eden sen değil misin? Nankörlüktür bence bu. Öyle demeyeyim mi Leylin'e? Peki tamam.



Diyeceğim çok daha ama seni yormak ve de zamanını almak istemiyorum. Ama son bir düşüncemi dile getireceğim sana karşı, bazen düşünüyorum ki; sen mutlu olsaydın da biz seni bilmeseydik mi daha iyi olurdu, yoksa; bu haliyle, senin mutsuz olman sebebiyle bizim seni tanımamız mı daha iyi? Bilemiyorum. Ne burnun kalkıyor hemen? Bi senden bahsetmiyoruz herhalde. Birçok şair için de derim bunları, tek sanma kendini. Yerin de ayrıdır ama artık, bilesin.



Sevdim ama seni. Sen Leylâ'dan başkasını sevmeye değer görmezdin belki ama, olsun karşılıksız sevmenin ne düzeyde olabileceğini okudum zaten senin elinden. Diyarbakır'a benden selam olsun. (Karpuz da yollamak istemiştin bak, canım çekmişti. Biz istesek umurunda olur mu hiç?!)

Sevgilerimle,

(İmza)



***

Buraya kadar olan kısım Ahmed abimeydi. Buradan sonrası ise asıl inceleme denebilecek şekilde; kitap hakkında bilgiler, benim birkaç(!) lafım (çoğunluğu bu oluşturuyor, çaktırmayın) ve teşekkürümden oluşuyor. ^^

***



Sitede takip ettiğim bir okurun bu kitabı okuduklarına eklemesiyle başladı her şey. Hayır, hayır. Hikaye anlatmaya geçmiyorum bu sefer de, merak etmeyin. Ahmed Arif'i hiç okumadım daha önce. Okusam da şiirlerinden başlarım diye düşünüyordum ama işte, o paylaşımı görünce ben de eklemek istedim okuyacaklarıma. Ekledim eklemesine de hemen okumayı düşünmüyordum ki, daha okuyacağım bir sürü kitap vardı sırasını bekleyen. Ama YNT yorum yaptı, ben de okuyacağım beraber okuyalım diye. Çok mutlu oldum çünkü kendisi sitede sevdiğim okurlardan birisiydi ve birkaç gün sonra da okumaya başladık. Böyle tanıştım işte Ahmed Arif ile, alelacele. Nasıl hazır olunabilirdi bir kitap veya yazar/şair için bilmiyorum ama erteledikçe ertelediğimi düşününce şans eseri sayabiliriz.



Kitabın ön sözünün "Mektup, mektubu yazan ve gönderen ile mektubu alan ve okuyan arasındaki gizlidir." diye başlamasıyla birbirini desteklercesine Leylâ Erbil başta yayınlamak istememiş mektupları. Kendisi öldükten sonra basılması düşüncesindeymiş ki sonradan Ahmed Arif'in oğlu Filinta Önal ile tanışıp onun da onayını alınca yayınlanmasını kabul etmiş. İyi ki de etmiş ama ölmeden önce kitabı görmek istediğini dile getiren Leylâ Erbil ne yazık ki kitabın basıldığını görememiş. Hepsini birlikte kitap olarak okuyabilseydi pişmanlıkları olur muydu acaba, insan düşünmeden edemiyor...



Mektuplar 1954-1959 yılları arasında ve 1977'de de son bir mektup olarak yazılmış. Ahmed Arif kesinlikle düzgün konuşan birisi değil, kitabın içerisinde sansürlenmiş bir sürü küfür var. Birkaç tanesini de Ahmed Arif'in kendisi sansürlemiş. Genel olarak mektupları okuduğunuzda üzülüyorsunuz onun için evet ama Leylâ'ya yazdıklarıyla Leylâ'ya da üzülüyorsunuz. Özellikle Ahmed'in yüceleştirdiğini okuyunca Leylâ'yı; Leylâ ne hissetmiştir, ne düşünmüştür, ne cevap vermiştir, ne yapmıştır da bunları hak etmiştir gibi düşüncelerde buluyorsunuz kendinizi. Tanrılaştırmak dedim ama, nasıl bir tanrılaştırma? "Seni Tanrı gibi değil, Tanrı kavramını Leylâ gibi seviyorum. Yoksa korkunç bir şey olurdu. Ömrümce; kıyamete dek elimi bile değdiremeyeceğim Tanrıyı neylerim ben?" kendisinin ağzından tam olarak böyle işte.



Okurken sürekli sayfa sayıma baktım, nasıl bağlanacak, nasıl bitecek bu mektuplar diye ve okunmadık sayfa sayısı azaldıkça kalp atışım hızlanmaya başladı. Bittiğinde de o duygu yükünü boşaltmam gerektiğine karar verdim ve işte şu an buradayım. Dört yıla yakındır bu sitede olup da tek bir inceleme yapmadan, sadece takip ettiğim okurların incelemeleriyle yoluma devam eden biriydim ben. İnceleme yazmak bir süredir aklımdaydı ama kendime güvenim yoktu ve utancım vardı. Nasıl yazacaktım ben bir kitap hakkında kendi düşüncelerimi de insanlar okuyacaktı onu? Böyle düşünürken tabii çok sevdiğim cânım okurların da teşvikiyle (üstünkörü geçmeyeceğim bu konuyu tabii ki, huyum değildir) yazdığımı yayınlama kararı aldım. İlk inceleme yazdığım kitap da Ahmed Arif oldu, mutluyum. Teşekkürler iki inceleme uzunluğunda olan bu yazıyı okuma zahmetine katlandığınız için -kaç kişi kaldıysanız artık.



Benim için asıl önemli kısım burası ama. Beni inceleme yazmaya teşvik eden insanlara teşekkür ettiğim kısım yani. Başlıyorum:

Şu an kendisi burada olmasa da başlıca destekçilerimden Beyza (Horselover), ben tam incelemeye başlamışken bana "neden inceleme yazmıyorsun, yazmalısın" diyen Tuba Paçacı kendisinden inceleme yazmamı istediğini duyunca şok olduğum Semih abi, yazıp yazıp sildiğim incelemelerimi bilen ve ben okurdum diyen tek kişi olma özelliğini taşıyan Oğuz Aktürk (güzel inceleme okumak istiyorsan git kendinkilerinin üzerinden geç :p), kendisinin hesabı bulunsa hesabına şu an girmeyen ama vakti zamanında yine ısrarda bulunup cesaretlendirmeye çalışan canım pluto'm, ilk tanıştığımız zamanlarda bana söyleyen ama benim o zamanlar hiç oralı olmamamdan ısrarı kesen ve sitedeki profilini ne yazık ki boş tarlaya çevirmiş Freyja hiç muhabbetim olmadan sadece takip ettiğim ama bana mesaj atıp yazmalısın diyen, kendisi bilmese de benim için çok değerli olan sayın zeyneb kendisinin ilk incelemesine şahit olduğum ve beni de gaza getirmeye çalışan -ki göründüğü üzere işe de yarayan- Hayriye Ç. ve incelemenin puanlamadan çok daha iyi olduğunu söyleyerek benim de inceleme yazabileceğimi ve yazmamı sabırla bekleyeceğini söyleyen Alyoşa Hepinize çok ama çok teşekkür ediyorum. Artık ben de başkalarını inceleme yazmaya teşvik edebilirim. ^-^ Buraya kadar okuyan –ya cidden, gelen var mı buraya kadar, amma uzun oldu- herkese sonsuz teşekkürler. Sabrınızdan ötürü de seviliyorsunuz ayrıca. *-* Ee, nasıl bitiriyoruz incelemeleri? Öylece bırakmalı mıyım? O kadar mı? İyi, kolaymış.



Değilmiş.

Buradan benim çenemi açtırmamanız gerektiğini anlamış bulunmaktasınız. Son olarak, ama son olmayarak; (buna last but not least deniyor da Türkçede ifade edemedim) bu ilk ve muhtemelen en uzun incelememi de burada arada tartışmalar yaşasak da en uzun süredir konuştuğum şahsa ithaf ediyorum. Üzerimdeki en büyük destek onunkiydi. Özleneceğini bilsin ve var olsun. ^^

Hamuş Derdi mevlana kendine yani suskun düşündün mü hiç bir şairin hem de nami dünyayı sarmış bir şairin yani işi gücü varlığı kimliği ve hatta soludu hava bile kelimelerden müteşekkil olan ve 50.000’den fazla muhteşem dizeye imza atmış bir insanın nasıl olup da kendini suskun adını verdiğini kaynatın da tıpkı bizimki gibi nazenin bir kalbi ve düzenli bir kalp atışı var seneler var ki nereye gidersem gideyim o sesi dinledim her bir insanı yaradanın emaneti saklı bir cevher addedip anlattıklarına kulak verdim dinlemeyi sevdiğim cümleleri kelimeleri ve harfleri oysa bana bu kitabı yazdıran şey son bir sessizlik oldu Mesnevi şarkı edenlerin çoğu bu ölümsüz eseri b harfiyle başladığına dikkat çeker ilk kelimesi bişnevdşr yani dinle tesadüf mü dersin ismi suskun olan bir şairin an kıymetli yapıtına dinle diye başlaması sessizlik dinlenebilir mi???

Kağan Özkaya, Vadideki Zambak'ı inceledi.
10 saat önce · Kitabı okudu · 6 günde · Puan vermedi

Vadideki Zambak... Balzac ile buluştuğum üçüncü kitap olmuştu. Bu buluşma uzun bir aranın ardından olduğu için, içimde birikmiş vuslatın artık dindiği bir buluşma oluyordu. Balzac'ta kaldığım son durak Goriot Baba idi... Aşkların bu zamanlarda basit ve sığ şekilde başlamasının aksine Balzac romanını bir mektupla başlatıyordu.

Vadideki Zambak’taki olaylar 1809-1836 yılları Fransa’sının taşrasında ve Paris’inde geçer. Romanın kahramanları sıradan insanlar değil, soylulardır. İçinde yaşadığı toplumu ve bu toplumdaki belirgin tipleri eşsiz bir gözlemcilik ve titizlikle eksiksiz olarak canlandıran Balzac’ın yaşamında özel bir yere sahip olan “Vadideki Zambak” platonik ve umutsuz bir aşkı konu alır.

Balzac, ‘Vadideki Zambak’ romanı için şöyle der: '‘Benim her gün olup biten gizli ya da açık olaylara, bireysel yaşamın eylemlerine, bunların nedenleriyle ilkelerine, şimdiye dek tarihçilerin yalnız ulusların genel yaşantılarındaki olaylara verdikleri önem kadar verdiğimi göreceklerdir. Indre Vadisi’nde Madame de Mortsauf’la aşkı arasında olagelen o gizli savaş belki herkesin bildiği o ünlü savaşlardan herhangi biri kadar büyüktür.’'

Zamanımızda sığ olmayan ve derinliğe yaşanan sevgilerin az olması gibi, derinlik ve incelik arayanların da toplum dışında kalması gibi Vadideki Zambak, ilk yayımlanışında (1836) beklenen ilgiyi görmemiş, Balzac'ın en az satan kitaplarından biri olmuştu. Oysa yazar, üzerinde en çok çalıştığı, en kusursuz, en büyük romanlarından birini yarattığı kanısındaydı. Zaman Balzac'ı haklı çıkardı: Vadideki Zambak, yazarın en sevilen, en çok okunan romanlarından biri oldu. Bu roman, on dokuzuncu yüzyıl Fransız yazınının iki büyük yöneliminin: Romantizm ile gerçekçilik akımının kavşak noktasında ortaya çıkar ve dünyanın en ünlü aşk romanlarından biri olarak gerçek yerini alır. Balzac, 'aşk' a derin bir gerçeklik kazandırırken, çağının toplumsal olgularını ve koşullarını yansıtmaya da büyük özen gösterir.
Honore de Balzac, olağanüstü gözlem yeteneği ve insan doğasını derinden kavrayışıyla, klasik roman türünün tartışmasız en önemli ustalarından biri olarak kabul edilir. Fransız romancı, deneme yazarı, eleştirmen Marcel Proust Vadideki Zambak hakkında; “Müthiş bir edebiyatın hazzına varabileceğiniz en önemli eserlerden biri; Balzac’ın tüm eserlerinde olduğu gibi” der.

Edebi eserlerin oluşumunda eseri oluşturanların hayatlarının tezahürünü hissederiz eserlerde çoğunlukla. Edebiyat dünyamızdan Cemil Meriç buna en büyük örneklerden birisidir. Balzac'ta yaşanmışlığını ve talihinin ona getirdiklerini eserlerine ister istemez yansıtmıştır. Balzac, Vadideki Zambak romanını 1835 yılında,36 yaşındayken, ölümünden on beş yıl önce kaleme almıştır. Ölümünden bir yıl önce eşi Hanska'ya yazdığı bir mektupta, Balzac ‘annesinin canavarlığından’ söz eder. Ailesinin ona çizdiği eğitim yolunu izlemek istemeyen, yazar olma ve para kazanma mücadelesini özgürleşme mücadelesiyle özdeşleştiren, ömür boyu iflaslarla, borçlarla uğraşan Balzac, bir yandan da hayatının kadınını yılmadan arayıp durmuştur. Vadideki Zambak'ın baş kişisi ve anlatıcısı Félix de Vandenesse, Balzacla örtüştüğü ölçüde, bize, Balzac'ın, küçük bir çocukken pansiyonlarda başlayan hayat mücadelesini, arayışlarını, çalkantılarını, düş kırıklıklarını, ‘ölü yıllarını’, ‘uzun acılarını’ anlatan bir tür özyaşamöyküsü sunmaktadır. Aynı zamanda, Balzac’ın çocukluğunda çektiği acıların ve yıkıntıların bütün izlerini bu romanda görülür...