Oysa düşünecek ne çok şey vardı. ne çok kayıp, ne çok eksik vardı şu dağınık, hiçbir şeye benzemeyen, sanki ikinci elciden ucuza kapatılmış eşyalar gibi yaşadığım hayatımda. ikinci biradan ilk yudumu aldığımda bu düşüncelerle kendime gülümsedim yanımdaki eskimiş, yarısı yıkılmış duvara bakarak. kendime benzettiğimden olsa gerek, sarılmak istedim o an o duvara. ben bazen böyle şeyler isterim.


sevmek benim için o kadar uzak bir ihtimal ki, size nasıl tarif edeyim bilmiyorum. kanalizasyonda süzülen bir yağmur damlasının gökyüzünü özlemesi gibi bir şey bu benim için. duygularıma ne oldu bilmiyorum. vaktin birinde bir şey oldu, onu biliyorum. bir şey oldu ve artık hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, onu biliyorum sadece. eskiden inandığım yalanlara inanamıyor, eskiden sevdiğim şeyleri sevemiyorum.

ama şuan bu düşüncelere sahipsem; bu, geçmişimdeki enayiliklerin getirdiği farkındalık sayesinde. çok da şeyapmıyorum o yüzden.Üç yıl önceki hayatım, ve geçen sene ki o karanlık o bir yıllık süreçte yaşadıklarım bana o kadar çok şey öğretti ki; elli yıl hiçbir şey yaşamasam, yine de geriye düşünecek bir sürü şey kalır.
dipleri görmek, yerle bir olmak bu yanıyla iyi. bunlar insanın gelişimine, en az bir üniversite kadar katkıda bulunan şeyler. daha önce de söylemiştim, acı çekmeden olgunlaşmak mümkün değil. bir yemeği bile pişirmek için onu ateşe tabii tutmak gerek.
ve yere çarpmadan, dibi boylamadan gerçekleşen hiçbir yükseliş gerçek değildir. baki de olamaz.
ama görüyorum, insanlar kendilerini kandırmak konusunda iyiler. görmezlikten gelmek, gerçekler yokmuş gibi yaşamak konusunda epey geliştirmişler kendilerini. ben o konularda iyi değilimdir mesela. beceremem unutmayı. ne insanları unuturum, ne bana yaşattıklarını, ne de ruhumda bıraktıkları izleri. unutmam arkadaş, neden unutayım. eksikliklerini hissetmem, özlemem ama unutmam da. şimdi böyle konuşunca aklınıza aşk falan gelmesin. ben en yakınlarımdan bahsediyorum. can ciğer olup, aynı yatakta uyuyup, aynı sofradan yemek yediğim insanlardan bahsediyorum. ailemden bahsediyorum. maalesef ki, gönül işlerini dert edece kadar sorunsuz bir hayatın mensubu değilim. öyle bir hayatım olsun isterdim. ama oraları çoktan geçtik galiba.
neyse işte, dördüncü biranın da yarısına geldiğimde, şikayet ettiğim tek konu yalnızlığımdı. yalnızlıktan ziyade, tekbaşınalık da acıtmaya başlamıştı canımı. hüzünlü bir geceydi, konuşulması gereken bir sürü şey vardı ve bunlara ek olarak, o an yanımda olsun isteyeceğim kimse yoktu hayatımda. bu o kadar acı bir şey ki size anlatamam. anlatırım gerçi, edebiyatım iyidir de, anlamazsınız. anlamayacaksanız da anlatmanın lüzmu yok. Ben insanlara ayak uyduramıyorum. senkronu tutturamıyorum.
ben bu çağın çok gerisinde kaldım arkadaşlar. laf olsun diye söylemiyorum ama ben hakikaten bu çağın çok gerisinde kaldım. yalnızlıktan başka çarem yok. sığınacak bir yerim yok, karanlık odamdan başka. oda ki ne oda, üç yıldır ampulü bile yanmıyor. belki yalnızlığım eğreti durmasın diye taktırmadım, belki kendime benzesin istedim. bilemiyorum ama, nihayetinde karanlık işte.

ben kendimden başka sarılacak kimseyi tanımıyorum. bana bir adres verseler mesela şimdi, al lan bunu; git, aradığın şey bu adreste deseler, gidecek halim yok. ben kendime bile yetemiyorum ki, kime ne vereceğim? kimi nasıl mutlu edeceğim? kiminle ne paylaşacağım?

kendimle olan mücadelelerimden her mağlup çıkışımda uzaklaştım insanlardan. ama kimseden de gitmiş sayılmam, içim rahat o konuda. çünkü kimseye geldiğimi söylemedim. eğer hiç gelmemişsen, gitmiş de sayılmıyorsun. uzaksındır sadece. uzaktım ben. herkese uzaktım. ki hala herkese uzağım. kendimden bile, kendime bile, uzağım ben. zihnim bedenime uzak, bedenim zihnime.
neyse ne işte. yine aynı konulara geldik. biraları bitirip, yağmur damlalarının ıslattığı kaldırımlardan yürüpüp, bir şeyleri küfrederek hotele dönerken; yanımdan geçen bir arabanın yarı aralıklı camından yankılanan bir şarkı duydum. ''bir yalnızlık şarkısı söyler sazım'' diyordu. sesi yabancı değildi ama tam seçemedim. Hotele geldim yarım saat önce, şarkıyı buldum. Zeki Müren söylüyor. ne de güzel söylüyor. bir kaç kez üstüste dinledikten sonra kendime, dur lan ben bunu yazayım, dedim. ve yazdım işte. yazmak eylemi sadece biraz daha yaşanılır kıldı bu karanlığı, yalnızlığı. onun dışında elde ettiğim veya edeceğim herhangi bir şeyim yok. zaten bir şey elde edeceğimi bilsem oturup böyle şeyler yazmam. daha umutlu şeyler yazarım. daha herkesin anlayacağı şeyler. yazabilirim he, yazamam sanmayın. çiçekli şiirler falan da yazarım istesem. ama istemiyorum işte. içimden gelmiyor. çiçekli şiirler yazan yerlerimi yıkıp, alışveriş merkezi diktiler üstüne bir kaç sene önce. o yüzden siz de böyle törpülü yanlarımı, yıkık dökük taraflarımı okuyorsunuz.

''gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar,
yeryüzünde sizin kadar yalnızım''

işte o kadar.

Hakan Can, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor

Allah’ın yankısının vurduğu kalp camdı. Can oradaydı. Kırılınca can sönüyordu.

İlk Aşk, Sadık Yalsızuçanlarİlk Aşk, Sadık Yalsızuçanlar
Hakan Can, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor

Gözlerine bakınca sinema perdesi gibi en gizli anılarını seyredebiliyordu. “Bu hüzünlü hayalden kurtar beni” diyordu.

İlk Aşk, Sadık Yalsızuçanlarİlk Aşk, Sadık Yalsızuçanlar
Hakan Can, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor

“Siz de sözcüklerden sığınak yapmışsınız” deyince, “Oluştan kaçmanın başka yolunu biliyor musun” cevabını aldı, oturdu.

İlk Aşk, Sadık Yalsızuçanlarİlk Aşk, Sadık Yalsızuçanlar
Naciye Yılmaz, bir alıntı ekledi.
8 saat önce · Kitabı okuyor

'' Memleket sadece beyleri mi ait Ragıp Bey, hanımlar neden bu mevzulardan hazzetmesinler; daha biraz önce sizin de bizzat şahit olduğunuz gibi memleket bozulduğunda erkeklerin ellerinin ilk uzandığı yer bizim peçemiz oluyor; erkekler memleket meselelerinden konuştukları kadar anlasalardı herhalde halimiz böyle olmaz, memleketin maliyesi hırsızlara, sokakları uğursuzlara kalmazdı.''

İsyan Günlerinde Aşk, Ahmet Altan (Sayfa 44 - Dilara Hanım)İsyan Günlerinde Aşk, Ahmet Altan (Sayfa 44 - Dilara Hanım)
Merve Yerlikaya, Delifişek'i inceledi.
12 saat önce · Kitabı okudu · Puan vermedi

KÜÇÜĞÜM DAHA ÇOK KÜÇÜĞÜM diyen Sezen Aksu'ya eminim sen de katılırdın Zeze..
Bir son daha.Şeker portakalı serisinin,Zeze'nin çocukluğunun,o büyülü hayal dünyasının sonu işte.Artık gerçekler daha ağır,hayali arkadaşlar yok..Gelecek kaygısı var,aşk var,arzular var.Var da var anlayacağınız.
Kitaba ilk başladığımda arka kapaktaki verilenlerde pek bir açıklama olmadığı için,acaba Zeze eski ailesinin yanına mı döndü yoksa evlatlık verildiği ailesinin yanında mı diye bir süre tereddüte düştüm.Neyse ki kitapta cevabını buldum(Kafa karışıklığının giderilmesi ve rahatlama hissi) Şeker portakalında tanışıp elimizde büyüttüğümüz sevgili Zeze'miz artık bir delikanlı.(Zaman cidden hızlı geçiyor,yaşlanıyoruz iyi mi!) Artık haşarılıklar şöyle bir yana dursun,geleceğini düşünmek zorunda,ne olacağına karar vermeli ve fazlasıyla düşünceli.Kendimizi keşfetme yolunda aslında birçoğumuz geçtik sanırım bu evreden de.Zeze'nin çocuk yanından gelen yüzmeye olan sevgisi büyüyünce de kendini gösteriyor.Dedim ya ama artık büyüdü ve bazen bir şeyi çok yapmayı sevsek bile sevdiklerimiz için vazgeçebiliyoruz ya da o yapmayı sevdiğimiz şeyden bir insanı daha fazla sevebiliyoruz.Zeze artık aşıktır,büyümüştür ve şimdi hayat sandığından çok daha zordur.
Vize haftamda masamdan çok hareket edemiyor olsam da uzaklara git sen Zeze,ufkunun alabildiği yere.Coğrafya tembel ve serserilerin dersi de değildir.Hoşça kal..

YILDIZLAR DA ÖLÜR
Hiç düşündünüz mü?Neden yaşıyoruz biz?
Başarı?Sevdiklerimiz?Hobilerimiz?Emeklerimiz?Zorunluluklarımız?İşimiz?Hedeflerimiz?Dostluklarımız?
Bu cani,cehalet fışkıran,herkesin kendisini bir üstünlük,bir dahilik olarak gördüğü bu dünya neden bizim için bu kadar önemli?
Kim bilir?Belkide bir raddeden sonra önemsiz..
Issız ve hırçın bir sonbahar günü yaşanmaktaydı.Rüzgar insanın dişlerini titretecek kadar cesurca gelip geçiyordu.Ayın en soğuk rüzgarı olmalıydı bu.Kızarmış yaprakları yaşamlarından usandıran bir rüzgardı.
Defne,camdan gelen rüzgar ile kollarını kavuşturdu.İçinin titremesi rüzgar ile iki kat daha arttı.Havayı soluyup gözlerini yeşile manzarası olan pencereden çektikten sonra aynada kendi görüntüsünü gördü.Pembe,kilo almış olmasına rağmen ona bol gelen ipek geceliği,onun üzerinde özensizce giydiği ve bu yüzden omuzları düşmüş yine pembe sabahlığı,dağınık kızıl saçlarındaki neredeyse düşmek üzere olan kırmızı kurdelesi ile tam yeni anne olmuş bir bireye dönmüştü.Yüzünü saymazsak..
Gözlerinde mor ve kırmızı ikamet ediyordu.Mor çizgiler gözünün dışını,kırmızı çizgiler ise içini esir almıştı.Göz bebekleri dahi titriyordu.Yüzü beyaz değildi,beyaza yakın da değildi.Tam olarak sarıydı.Sapsarı.Az sonra ölecek bir insan gibi soğuktu bedeni,Ömer İplikçi'nin su gibi Defne'si o olmadan buz gibi olmuştu.Elleri bozuk bir saatin saniye göstergesinden farksızdı ve derisi daha da kemiklerine yapışmıştı.
Camı kapattı.Odada göz gezdirdi.Krem rengi duvarlar pembe süslerle kaplanmıştı.Masanın üzerinde bir kaç ikram vardı ve dağınık bir biçimde öylece duruyorlardı.Kapının üstünde pembe tüller ve yapma pembe güllerle bezenmiş Hoşgeldin Bebeğim yazılı kapı süsü duruyordu.Yatağı dağınıktı,aynı zamanda soğumuş olduğuna da emindi Defne.
Yarım saattir hemşirenin kızını getirmesini bekliyordu,bu soğuk odada kızını ilk ve son kez görebilmeyi bekliyordu.Doğum yapalı da yarım saat olmasına rağmen yorgunluğuna aldırmamış sabırsızlıkla turluyordu dört duvar arasında.Bebeğini doğumda tam olarak görememişti.Hoş,görse bile hayalindeki doğum sahnesini kesinlikle yaşamamıştı.Ömer yoktu.Ömer makinelere bağlı yaşıyordu.Ömer'in kalbi çalışamazken,Defne de anne olduğuna mutlu olamıyordu ne yazık ki.Ömer'in rahatsızlığı yüzünden henüz kızına ad bile bulamamışlardı.Ah,hayat hiç masallardaki veya filmlerdeki gibi değildi.
Kulağına dolanan ayak seslerinin üzerine arkasına döndüğü an göz yaşları boşalmaya başladı.Bu kadar ani ve duygusal bir tepki beklemiyordu kendisinden.Şimdi karşısında duran bu güzellik,bu Allah'ın lütufu onun bir parçası mıydı?Bir minik Defne ve Ömer miydi bu karşısında duran minik aşk.
"Ayaklanmışsınız Defne Hanım."
Defne hemşirenin dediğini duymayarak,kucağından aldı o minik canlıyı.Bu,tarif edemediği şey.Nasıl kokuyordu böyle,bu koku neydi böyle?Cennetin bile bu kadar güzel kokabileceğini düşünmüyordu.Bahar boyunca aldığı en güzel kokunun,Ömer'in kokusunun hayatının en güzel kokusu olacağını varsayarken bu koku neyin nesiydi?Kesinlikle yasaklanmalıydı.
Omzuna yatırdı başını.Elleri,karnı ve bacakları göğsüne yaslanmıştı.Ne kadar da minikti böyle.Gördüğü bütün bebeklerden daha eşsiz gözüküyordu.Derin bir nefes verdiğinde hemşire daha sonra geleceğini belirtip çıkmıştı odadan.Tekli,sarı koltuğa oturup yaslandı Defne.Omzundaki tırnağı kadar olan minik parmakları öptü.
"Annem.."demesiyle hıçkırıkları boğazından kaçtı.Canında bitmek bilmeyen bir sancı vardı.Nasıl bırakacaktı şimdi bu güzelliği .O an iki canın olduğunu anladı.Biri kendisi,biri de kızı.İlk andan itibaren kızının canı olmuştu mevzu.Şimdi kucağında uyuyan bu varlık,nasıl bu kadar kutsal olmuştu.İlk andan itibaren bu kadar önemli olmayı nasıl becerdiği hakkında hiçbir fikri yoktu,
"Kızım.."derken nefes alamadı.Bedenin her tarafı,her bir parçası uyuştu.Minik ensesine eğilip doyasıya kokladı.Ömrü boyunca bu kokunun içinde yaşamak istiyordu fakat ömrü hesaplamalarına göre birkaç saat sonra bitiyordu.Toparladı kendisini.Kızıyla yapacağı ilk,son aynı zamanda da tek konuşmasına hazırlanırken sırtını sıvazladı,
"Ben..Ben senin annenim güzellik.Yüzünü,kokusunu,sesini hiçbir zaman bilmeyeceğin,hatırlayamayacağın annen."bir damla yanağında huzur buldu,göğsünde huzur bulan minik bebek gibi.Nefesini düzenledi,ağlamamak için kendini sıktı.Kendisi gibi kızıl olan,varla yok arası saçlarında dolaştırdı ellerini,
"Çok seviyorum ben seni..Bunu ne ben anlatabilirim,ne de sen anlayabilirsin kızım.Biliyorum,biliyorum çok kızacaksın bana.Nefret edeceksin,beni hiç sevmemiş diyeceksin.Hemen gitmiş diyeceksin.Ne desen haklısın,ne yapsan haklısın.Ama belki bu konuşmam,kalbinde ufak da olsa bir iz bırakırsa,seversin beni.Beni sev olur mu anneciğim.Yanında olamasam da yüreğinde olayım.O çiçek kalbinde bana da yer ver olur mu?Ara sıra beni hatırla,ben dayanamam.Biliyorum annelik sadece doğurmak değil,biliyorum ben seni annesiz bırakıyorum fakat anneciğim bana inan yapmak zorundayım bunu.Allah Kahretsin yapmak zorundayım.Yoksa baban gidecek bitanem.Babansız biz olamayız güzel kızım.İnan ben deliririm.Ben sana bakamam zarar veririm,düşünebiliyor musun?Tamam düşünemiyorsun.Bende düşünemiyorum artık "
dedi buruk bir gülümsemeyle,devam etti ardından,
"Sen ve baban benim her şeyimsiniz anneciğim,siz benim canımdan ötesiniz.Bu kastettiğim nefes almamı sağlayan havadan çok daha üstün bir şey.Seni bırakıyorum diye sakın kötü düşünme olur mu?Ben istemez miyim senin ilk adımlarını görmeyi?Bana anne demeni,sarılmanı,okula gittiğinde senle gurur duymayı,ilk aşkını gelip heyecanla bana anlatmanı,senin ergenlik triplerini sanki bir mükafatmış gibi çekmeyi,sen evlenince arkandan ağlamayı,hatta torunlarıma bakmayı ben istemez miyim?!İstemez miyim kızım?İstemez miyim?Ben asla terk etmiyorum seni,sadece insanlar bir zaman sonra fazlalık olurlar.Ben baban için gidiyorum.Ve biliyorum ki baban tüm ömrünü sana adayacak.Sen babana,baban da sana emanet kızım.Bu arada sana bir sır,ben hep gökyüzünde olacağım.Her yıldızda görebilirsin anneni.He bir de senin ve babanın kalbinde olmayı umuyorum.Adil ol,dirençli ol,pes etme.Sev,hayatı sev.İnsanları sev.Hayal etmekten kaçınma.Hayal kurmazsan bir yere varamazsın.Kaybedebilirsin,ama bu bir daha kazanmayacağın anlamına gelmez.Sen benim en güzelimsin,en güzel anım en güzel mirasımsın.Bu kadar kısa sürede kalbim olduğun Hoşçakal anneciğim,hoşçakal bebeğim, hoşçakal kızım.Seni seviyorum,sizi seviyorum,çok seviyorum."
Hıçkırıklar arasında kızını bıraktı minik beşiğe.Yanağına bir buse kondurduğunda açılan o gözler ile ağlamasının şiddeti ikiye katlandı.Başını fazla ağırlık vermeden minik bebeğin karnına koydu.Artık kendine yakştıracak bir sıfat bulamıyordu.Çaresizlik dağının zirvesine tırmanmıştı.Kucağına aldı kızını tekrar bu kez ninni söylemek için,
Bebeğini tekrar beşiğe koyup ses kaydını kapattı Defne.İçinde kalbini Ömer'e bağışladığına ve dokularının uyuştuğuna dair belgelerinin olduğu zarfı yatağının üzerine koydu.
Hastanenin çatısına çıktığında Ömer ile vedalaşamadığı için oldukça buruktu.Sevgilisinin kalbi rahatsızken ona bir kalp bağışlayacağı,kalbini vereceği için çok ufak bir mutluluk kırıntısı da vardı içinde.Elindeki silaha baktı.Demek her şey şimdi şu an bitiyordu.Fazla uzatmayacaktı bu zehirli anı.Son kez dua etti,çocuğu ve Ömer için.
Silahı başına doğru getirdi.Şu an başının sol kısmında silahı hissedebiliyordu.Derin bir nefes aldı,Ömer'i düşündü.Kızını düşündü,mutlu olacaklarını düşündüğünde tetiğe bastı.İşte hayat aslında bu kadar basitti.30 seneyi 1 saniyede bitirecek kadar.
***
"Defne!Kızım koşma artık lütfen,hasta olacaksın sonra terledin."Ömer sahile kıyısı olan gökkuşağı renklerinin hükmettiği parkta minik kızının peşinde dolanıyordu.Sağ elindeki kızının bordo hırkasını iki eliyle kavrayıp açtı.Büyük adımlar ile kaydırağın yanında olan -kaydırağın tepesine tırmanmaya çalışan-kızının yanına gitti.Diz çöktü önünde ve hırkasını giydirdi,
"Ya baba,hava çok sıjak"
Belinden düşen minik, yırtık kot pantolonu,beyaz,üzerinde küçük bir elektro gitar rozeti olan tişörtü,kıvır kıvır kızıl saçlarının üzerine taktığı,babasına az önce yolda gördüğü seyyar satıcıdan aldırdığı şapkayla tam bir erkek çocuğu,tam bir defo görünümünü oluşturuyordu.Ömer kızının bal rengindeki gözlerine baktığında Defne'ye ne kadar benzediğinin ve ne kadar özlediğinin farkınavardı.
"Hasta olunca da çok soğuk diyorsun sevgilim."
Aşık olduğu kadın Defne, öldüğünden beri yaşama tek tutunmasını sağlayan tek şey kızı Defne'ydi.Kızı onun her şeyi,hatta her şeyden bile fazlasıydı.Defne'nin emaneti onun bir parçasıydı.
"Off,baba ya!Çocuk olmak çok zor diyorum hiç destek olmuyorsun."
Ömer kızının yanağına ıslak bir öpücük kondurdu.Saçlarını elleri ile geriye attığında Defne'nin saçıyla oynadığı,o güzel saçlarını sevdiği anlar canlandı gözünde.
"Babalar her zaman doğruyu söyler Defnem.Hadi biraz daha oyna,sonra da Sinan amcanlara gideceğiz.Bak orada Lara ablan,İpek bebek.Hem de Toprak da var."
Kaydırağa çıkmayı beceremeyince babasının omuzlarına tutunup aşağı indi Defne.Ellerini cebine soktu,dudaklarını büzdü,
"Ben Toprak'ı sevmiyorum baba.Bebek gibi,çok çocukça davranıyor."
Ömer gülümsedikten sonra kucakladı kızını.Tekrar tekrar öptü,
"O da senin gibi 4 buçuk yaşında sevgilim.Seninde çocuk gibi davranman gerekiyor."
Derin bir nefes aldıktan sonra kollarını babasının boynuna daha da sardı,
"Onun kendisine bakabilecek,babasıyla ilgilenecek,evi mutlu edecek,başından ayrılmayacak bir annesi var baba.Benim annem yok,benim hem kendime hem de sana bakmam gerekiyor.Çocuk değilim ben."
Ömer derince baktı kızının gözlerine.Şükretti içinden Allah'a.Defne gitmişti,gideli çok olmuştu.Fakat böyle bir canlıyı dünyaya bağışlayarak gitmişti.
***
2 gün sonra
"İyi ki doğdun Defne!İyi ki doğdun Defne!İyi ki doğdun iyi ki doğdun,mutlu yıllar sana.."
Çıplak gözle bakacak olursak çevredeki Defne hariç herkes mutluydu.Kutlanan onun doğum günüydü fakat gülümsemeyen ve bitkin duran tek kişi de oydu.Pastayı üflemek hiç içinden geçmiyordu.Bugün annesinin ölüm yıldönümü olduğunun farkındaydı ve tek yapmak istediği babasının dizlerine uzanıp,saatlerce annesini konuşmaktı.Bu kalabalık,iki üç ikram ve süs değildi.Yaşının iki katı düşünüyordu.Küçük geçmişi onu geleceğe çok iyi hazırlamıştı.
Oldu olası bir kız gibi davranmamıştı.Aklı bir şeyler almaya başladığından beri babasını örnek almış.Onun gibi sert ve dürüst olmuştu.O üzülünce Defne de üzülmüş,sevinince o da sevinmişti.Gömlek giymeyi çok seviyordu.Düz renkte baskısız tişörtler mesela.Oyuncak oynamazdı.Gün boyu kağıtlar ile uğraşır,katlar,boyar,çizerdi.
Kendini koltuğa attı mutsuzlukla dizlerini kendisine çekti.Ağlamadı.Ağlamak istemedi.O küçük bedenine ağlamayı yediremedi.
Bu duruma karşılık Ömer'in sahte gülüşü de kayboldu.Büyük masanın etrafından dolanıp,kızının yanına gitti.Önünde diz çöküp ellerini dizini koydu,
"Bitanem neden böyle yapıyorsun?"
Yüzü daha da düştü Defne'nin.Gözünden bir damla yaş aktığında Ömer'in canı öyle yandı ki.Hayatının tek temel kuralı kızını üzmemekti.Onun bir damla göz yaşına canını verebilecek durumdaydı,Defne saçlarını eliyle geri itti,
"Baba,insanlar neden birinin ölümünü kutlar?"bu sefer Ömer'de dayanamadı.Gözyaşları sızarken kızını kucakladı.Birinin yokluğu en fazla ne kadar sancılı olabilirdi ki?Defne ıslanmış yanaklarına silmişti,
"Baba bana birkaç tane fener ve battaniye verir misin?"
***
Gece olmuştu.Ömer,Defne'yi yatırmıştı fakat kendisi beş senedir her zaman olduğu gibi uyuyamayacaktı bu gece de.Hayat onunla savaş veren bir rakip olmuştu.Canından vurmuştu onu.Defne gitmişti.Kendisi için.Nasıl ince ruhlu bir kadına aşık olmuştu Ömer,sevdiği adam için canını verebilecek kadar sadık bir kadın olabilir miydi?2 kişiye hayat verip de gidecek kadar iyi yürekli bir kadına nasıl aşık olabilmişti katı yüreği.Defne Ömer'e çok fazlaydı
Umutsuzdu bu gece yine,mutsuz,soluk,renksiz.Boğazının kuruduğunu hissettiğinde su içmek için aşağı indi.Mutfağa girdi.Su sesi kulaklarında yankılandı.Bardağı masaya koyduğunda camdaki ışıklar gözüne çarpmıştı.
Hızlıca bahçenin kapısını açtı.Şaşırdı gördüğü şey ile.
Küçük kızı bugün aldırdığı fenerlerin hepsini gökyüzüne doğru yerleştirmiş,battaniyeyi ise yere sermişti.Yere uzanmış yıldızlara bakıyordu.Ömer'in ayak seslerini duyduğunda ayağa kalktı.Ömer koşar adımlarla yanına geldi.
"Bunlar ne Defne!?"Huzurluca gülümsedi küçük kız.
"Hani sen demiştin ya bana baba.Annen en parlak olan yıldız,gökyüzünde.Belki o da karanlıktan korkuyordur benim gibi?Fenerler sayesinde aydınlanır.Üşürse de aşağı iner bu battaniyeye sarılır."
Konuşamadı Ömer.Yüreği sızladı sadece.Kızını göğsüne çekip gece boyu hıçkırarak ağladı.