• Sanırım serinin en sıkıcı kitabıydı :(

    Kitap lisenin başından beri aşık olduğu çocukla lise sonda kavuşan Isla' nın aşk hikayesini anlatıyor. Kitabın yarısından sonra, daha ne olabilir ki ? Diğer 140 sayfada o kadar ne yazmış olabilir ki diye düşünmedim değil. Ben bir çerezlik kitap okumak istemiştim fakat hiç okuyasım gelmedi. Serinin ilk 2 kitabı bundan çok daha güzeldi bence. Bu kitap beni çok tatmin etmedi fakat çerezlik kitap istiyorsanız serinin ilk kitabını kesinlikle tavsiye ederim. İyi okumalar :)
  • Stefan Zweig gibi ünlü bir yazardan okuduğum ilk eser kendisi. Kitap intihar eden bir kadının, karşı komşuları olan bir yazara duyulan çocukluk aşkını anlatıyor. Çocukluk aşkı diye geçmeyin, bu kız çocuğu hiç bir zaman bırakmıyor sevmeyi. Ne kadar büyürse büyüsün, aşkı da içinde o kadar büyüyor. Kadın bir süre sonra o adamdan olan oğlu da ölünce artık yaşamaya değer bir şey kalmadığını düşünerek intihar ediyor ve adama mektup yazıyor. Her şeyi...Çocukluğundan çocuklarının ölümüne kadar, adamın hiç bilmediği çocuğunun...
    Ben sevdim. Böyle aşk hikayelerini, romanlarını seven biriyim zaten. Hele işin içine bir de karmaşa, olaylar eklenince tadından yenmiyor benim için aşk kitapları. Okumayı bırakmak istemeyeceğiniz bir kitap. Zaten çok kısa, hemen bitiyor. Tadını damağınızda bırakan bir kitap. Fakat az olan sayfalarda bir çok şey barındırıyor. Zweig yapmış yapacağını :)
  • Mehmed Uzun'un acılı yaşamı ve binbir güçlükle yarattığı eserlerinin oluş aşamalarını anlatan bir kitapla karşı karşıyasınız. O yüzden size tek bir kitaptan bahsetmeyeceğim. Farklı kitaplardan alıntılar ve bolca spoi mevcuttur.

    "Kitaplar seslerle dolu değil mi, hayatın sesleriyle?" ( Dicle'nin yakarışı. s.192)

    Kitap; sessizlerin, yok edilmiş olanların, daha doğar doğmaz unutulmuş, unutturulmuş hayatların sesleriyle başlıyor. Bu seslerden biri de Mehmed Uzun. Kendi beninden koparılmış, ötekileştirilmiş ve ana diliyle adı konmasına bile izin verilmemiş acılı bir halkın sesi.

    "İnsanların ruhunu köleleştiremezsiniz. Zorla insanları olduklarından başka hale getiremezsiniz."( Zincirlenmiş zamanlar Zincirlenmiş sözcükler. s.64)

    İnsanların ruhlarını köleleştirmekle kalmıyor, yapılan asimilasyon politikasıyla her türlü baskı yapılıyordu.
    Mehmed Uzun bu baskıların ilkiyle daha okulun ilk günü karşılaştı.
    Arkadaşlarıyla konuştuğu için tokat atılmıştı. Ama o biliyordu ki o tokat onun geçmişine kültürüne ve seslerin gücüyle var olan diline atılmıştı. Çünkü konuştuğu dil okuldaki dilden farklı olan Kürtçeydi ve okulda bu dili konuşmak yasaktı!

    "Zavallı annem tek kelime Türkçe bilmiyordu. Ve bu bay Kürt yok diyordu. Kürt yok! Güneş yok dermiş gibi, ay yok, yıldız yok dermiş gibi. Bir halk nasıl inkar ediliyordu?" (Sen. s.204)

    Bir halk göz göre göre inkar ediliyor, Orwel'ın 1984 romanında olduğu gibi geçmiş siliniyor ve tekrar baştan yazılıyordu. Yazılan yeni tarihte onun kültürü, dili, düşüncesi yoktu. Tüm bunların sonucu olarak yazmak istedi Mehmed Uzun. Sessizlerin sesi olmak, bu hayatta biz de varız demek için.

    "Bir dili, kimliği, tarihi, kültürel varlığı yasaklamak ve zorla yok etmeye çalışmak suç değil ama beni ben yapan bu özellikleri savunmak suçtu! Bunları yasaklamak bölücülük değil, varlıklarını ifade etmek, savunmak bölücülüktü!"( Ruhun Gökkuşağı. s. 144)

    Bir kültürü, dili yaşatmak için eserler vermiş ama kitapları toplantılmış, hakkında bölücülük yaptığı iddiasıyla davalar açılmış, yasaklı dilin yazarından bahsediyorum. Kalemin gücünden korkan insanlar uyguladıkları şiddetle yayınevlerini basıyor ve kitapların tamamına el koyuyorlar. Böyle bir ortamda düşünce özgürlüğünden bahsedilebilir mi?

    "İstisnasız bütün Kürt yazarları hakkında davalar açılmış, kitapları toplantılmıştır. Cezaevlerine girmiş ve - en iyi olasılıkla- ülkeden çıkmak zorunda kalmışlardır." (Kürt Edebiyatına Giriş. s. 83)

    Yazdığı 'Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık' romanı ve 'Nar Çiçekleri' adlı denemesiyle Mehmed Uzun da diğer Kürt aydınları gibi bu baskıdan ve düşünce özgürlüğünün olmadığı ortamdan nasibini almıştı. Tek suçu ana diliyle bir edebi yapıt ortaya koymak ve kendi dilinden köklerinden, kopmadan yaşamaktı.

    "Biliyorsun cezaevleri toplumsal üniversitelerdir." (Sen. s. 125)

    Baskıların giderek attığı bir dönemde arkadaşları ile birlikte hapis yatmış ve orda sesin, yazının gücüne inanmış, çok sevdiği kuzeni Ferid Uzun ve Musa anter ile birlikte kendini geliştirmeye başlamıştı. Unutturulmak istenen dili ve bu dille yazılan ilk sözcükleri orda gördü tanıdı.
    Bu iki insanın çabası ile cezaevinde unutturulmak istenen kendi benine ulaştı.

    "Sürüldü; ülkesini terk etti ve ayrıldı; tanrı sürgünlere rehberlik etsin!.."( Kader kuyusu. s. 149)

    Daha çok küçükken sürgün ile tanıştı Mehmed Uzun. Önce ismi değiştirildi, sonra okulda ana diliyle konuşması yasaklandı ve son olarak da ülkesini terk etmesi gerekti.
    Gitmeliydi ama nereye?
    Derin yaraların çocuğu olan bu sürgün ustası yazarı hangi ülke bağrına basardı?
    Bir arkadaşının yardımı ile önce Suriye'ye ordan da İsveç'e gitti.
    Burda çeşitli aydınlar, akademisyenler ve onun gibi ülkesini terk etmek zorunda olan; tek silahları kalemleri ve fikirleri olan yazarlarla bir araya geldi.

    "Zaman yüreklerimizde kederli izler bırakarak, birçok şeyi yitirip götürmüştü."(Nar Çiçekleri. s. 40)

    Sevdiği insanların ölümü Uzun'un yüreğinde derin yaralar ve yeri doldurulamayacak boşluklar bıraktı.
    Önce kuzeni Ferid Uzun daha sonra Musa Anter öldürüldü.

    "Kendi kökünden, izinden, toprağından ve dilinden kopma. Onlar bu kötü naçar hayatımızda mutluluğumuzun pınarlarıdır."( Yaşlı Rind'in Ölümü. s. 37)

    Mehmed Uzun'un gurbette yaşadığı dönemlerde en çok üzerinde düşündüğü ve yapmak istediği şey edebi bir dil yaratmaktı. Kendi kökünden, dili ve toprağından bu kadar uzakta ve elde yazılı hiçbir kaynak yokken bunu yapmak elbette kolay değildi. Dedesinin, babasının ona öğrettiği dilin ölmemesi için ülkesinden bunca uzakta ve onca güçlüğü rağmen unutulmuş bir dilin yazarı oldu.

    "Viran bir dünyadır bu dünya, sultana, hakime, beye, mîre kalmaz. İyiler erken gider. Kötüler kazıklarını çakarlar dünyanın meydanına ve kalırlar."( Abdalın Bir Günü. s.74)

    Cezaevi koşulların kötü olması dolayısıyla çeşitli hastalıklara yakalandı. Bu hastalıklar bir türlü peşini bırakmadı ve en son mide kanserine yenik düştü.


    Hiç görmediğim ama yüreğinin güzelliğini hep hissettiğim Mehmed abim.
    Bize bıraktığın bu güzellikler için sonsuz kez teşekkür ederim..

    Diyeceğim o ki eğer Mehmed Uzun'u ve yapıtlarını tanımak, bilmek istiyorsanız bu kitabı muhakkak okumalısınız!!
    Hatta okuyacağınız ilk kitap bu olmalı. Size okuyacağınız diğer kitaplar içinde yol gösterecektir.

    Düşüncelerin kelepçelenmediği özgür bir dünya temennisiyle. Var olun.
  • Çok uzun sürdü ilk aşkım benim. Bittikten sonra da sürdü, ondan habersiz. Tek o bilse yeterdi, bir o bilmedi, dünya bildi... Yokluğunda büyüdü.
    Sevinç Erbulak
    Sayfa 55 - Epsilon Yayınevi
  • Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık ...İlk defa bu türde bir kitap okumuş oldum.1k gerçekten çok farklı türlere yelken açarak kimi zaman ruhumuzu besliyor,kimi zaman da zihnimizi geliştiriyor.Yeter ki ön yargı denilen o kalın perdeyi aralamasini bilelim.
    Pencereyi açıp nefes aldıralım örümceklesmis kirli dusuncelerimize,katkıda bulunup ağlar örelim zihinlerimize .

    Esasen kitabın adı romanın özü şeklinde.Kevok ile Baz'in buluştuğu ,özlemini çektiği aşkın,muhabbetin derin sızısı.Bu uğurda cekilenler,aşkın aydinligina ölümün karabasan gibi çöküp tarumar etmesi,ışığını yutmasi.Hz.Mevlana diyor ya "dinlemekle" başlıyor İnsan olmanın hikayesi diye.Bu roman da öyle alelade bir aşk hikayesini konu edinmiyor tabiki .Tarihi küçük insan oykuleriyle okuyoruz neticede.Insanların hikayesine açılınca ,yasamlarina misafir olunca kendimize uzak düsmüslügümüzün mesafesini ancak o zaman ölcebiliyoruz.

    Ancak dinlersek karsimizdakinin derdini anlayabilir,empati kurabilir ,yaralarını sarabiliriz belki .Bu romanda da tum kapılar yüzlerine kapatilanlarin ,rızkı kesilenlerin,trenlere istiflenip çöllere sürgün edilenlerin ,yazın kavuran sıcağında su,su diye inleyenlerin,üst üste yigilan kalabaliklarla sıcaktan nefesi kesilenlerin ,evleri yagmalanlarin,
    katledilenlerin ,işkence görenlerin,tek çaresi kaçmak olanların,ölüme terk edilenlerin hikayesine sahit oluyorsunuz .

    Ne acı değil mi ..Yıllar geçse de hep aynı terennumu mirildanmisiz.Ölüme stranlar okumuş,yaşamaya ağıt yakmisiz.Anneler hep 'mala min' diye inlemis durmuş bağrından koparilanlara.Dilinden ve kimliginden dışlanan yavruları tembihlenmis sürekli.Birisi sorarsa yavrum nereli olduğunu söyleme sakın.Neden Anne? Sen beni dinle yavrum.Yaralı bir şekilde yaşamaya alistirilmis anneler elbette ki guvercinlerinin de canlarının incinmesini istememiş,sil baştan acının ,kederin hanelerinde tum yasanmisliklarina rağmen yeniden hortlatilmasina dayanacak takatleri kalmamış. Birileri özgürlüğü doya doya yaşarken ,birileri de kimliginden,
    dilinden,farkliligindan dolayı korkuyla hayat sürerek rahat bir nefes kapma peşinde.

    Ihmal edilmiş tedbirler var ve de çok geç kalınmış.Insanları ittikce,ötekilestirdikce ,nefret ettikçe ,kin kustukca,ince yerlerine dokundukça Jir gibi yüreğinde intikam tohumunun sehbal açmasına sebep olduk bizler de.En yakın arkadaşı olarak yanibasinda sürekli ölümü gören,sevdiklerinin sürekli ölümüne şahit olan ,nefret yudumlayan,yüreğine kan sicrayanlarin biriktirdiği öfkenin yansıması da elbette ki güllük gülistanlık olmayacaktır ,fırsatını bulduğu an pencelerini uzatıp misliyle karşılık verip intikamını alacaktır.Çözüm reçetesi belli aslında ama yeryüzünü kendisine mülk edinen Karun'lar,yaşam hakkı ellerinden alinip kendilerine tanrısal değer atfederek yaşanılan yeri mezara çeviren Kabil'ler kördügüme çevirdiler meseleyi.
    Akılla,firasetle,şefkatle farklılıklar kabullenilerek ,yok sayilmayarak hakları gözetilerek asilabilirdi diye düşünüyorum.

    İnsan meccanen yaratılmış.Burun kivirdigimiz,nerelisin cevabına olsuuunn onlar da insan cevabını aldığımız topraklarda dogabilirdik bizler de.Acının yüreği,anlamın da kelimeleri yırtıp geçtiği ifritten günler yaşıyoruz.Yaşanmışlıkların
    paylasilmislikların heder edilmesi,hak ve hukukun gozetilmemesi zorlaştırıyor İnsan olmayi.Bunun yanında güce tapanlarin gürültüsü tum sesleri bogsa da sorulmayinca ,sesi duyulmayinca daha bir derinlesiyor yaralar.

    Maalesef toplumu saran bu bulaşıcı sisten hepimiz nasibimizi aldık.Ayristik.Hepimiz Kardeşiz naralariyla kardeşi kardeşe kirdirdilar.Farklilliga tahammulumuz yok.
    Menfaatlerimiz söz konusuysa hal hatır sormaktan bile vazgeceder olduk.Bildiğimiz halde bilmezlendik,tanıdığımız halde gormezlendik.Olmayınca insanlar,yok sayilinca,kulak tikadikca ruhen darp edildi acımasızca.Aklen,kalben,vicdanen,fitraten fikren de ölüme terk edildi.


    “Geçen yılın kelimeleri geçen yılın diline aittir ve yeni yılın kelimeleri yeni bir ses bekler.” der T.S.Eliot .Bize dünü unutturacak, düne ait nefret ,ölüm,kan,kin,intikam gibi karanlık ne kadar kelime varsa dünde bırakmalı.Artık yeni şeyler söylemeli.Yaşamın ucuz olduğu ,bedel ödetilmedigi yeni kelimeler ,yeni sesler bir de.Evet haksızlıklara karşı verecek cevabın yoksa,sustukça ,mazeret urettikce sen de masum zannetme kendini lütfen? Elbet bir gün buluşacağız diye şarkılar soyluyorsak 'Bu böyle yarım kalmamalı ' için de görmek,duymak,akl etmek gerekmez mi ?


    Son olarak yazarın güçlü bir kalemi olduğu hissediliyor.Geçmişle bugünle olayı kurgulayip bulusturmasi,anlatıcı olarak romana dahil olması orjinaldi.Ancak betimlemeler,duyguların uzun uzun tasviri yordu beni.Haksızlık etmeyeyim betimlemeleri çok anlamliydi.Bir de insanların acıları,yaraları,yasadiklari noktasinda o insanlara hak vermemiz açısından kurgu doyurulmaliydi her ne kadar zihnimden tamamlamaya çalışsam da . Biraz da benden kaynaklanıyor olabilir çünkü inceleme yazma ve okuma isteğimin olmadığı bir mevsimdeyim şu ara.Bir de katilmayanlar olacaktır ama söz konusu ilişkiler,beraberlikler ve detaylı anlatımı da canımı sıktı açıkçası.Mahremiyetin bu kadar açık anlatılması tarzım değil maalesef.Yine de yazar tanınmaya değer diye düşünüyorum.


    Keyifli okumalar ...
  • Aşk yinelenmez ki
    Öyle eskir uzaklaşır
    Sezildiği ilk andan
  • İlk incelememden tüm sevgili okurlara merhaba! Sitede inceleme yapmıyor-dum fakat Kamelyalı Kadın beni öylesine etkiledi ki siz sevgili okurlarla paylaşmadan edemeyeceğim.
    Yazar kitaptaki olayları değiştirmeden, kendisine anlatıldığı ve okuduğu gibi aktarmış. Ve yaşanmış bir aşk hikayesi. Akıcı bir dille, bir sonraki bölümde ne olacağının merağıyla okumaya devam ettim. Keşke yapmasaydı, veya tam zıttı keşke yapsalardı dediğim çok şey oldu. Sonunun biraz sonra anlatacağım şekilde bitmesi beni gerçekten derinden etkiledi. Başlamadan önce, elbette spoiler içerdiğini (yüksek dozda) belirtmek isterim.
    Olaylar şu şeklide başlamakta: 1847 yılının Mart ayında Lafitte Sokağı'nda bir afiş okuyor yazarımız. Bu afiş ölen kişi ardından evindeki eşyaların satışı üzerine olmakla birlikte ölen kişinin ismi belirtilmiyor. Meraklı yazarımız bu satışı kaçırmayacağını bir şey almasa dahi orada bulunacağını belirtiyor, satış günü orada bulunuyor ve etrafı incelemeye koyulduğunda ölen kişinin bir ''metres'' olduğunu anlıyor. Bekçiye ölen kişinin ismini soruyor ve ''Marguerite Gautier'' cevabını alıyor. Marguerite'i ismen tanıyan yazarımızın görmüşlüğü de var. Ona ''Kamelyalı Kadın'' denmesinin sebebi ise tiyatro veya balolarda yanından hiçbir zaman ayırmadığı, ayın yirmi beş günü beyaz kamelyaları, diğer yirmi beş günü ise kırmızı kamelyaları. (Renk çeşitliliği hiçbir zaman öğrenilememiş.) Marguerite'in çok borcu olduğundan evindeki tüm eşyalarına haciz konuyor ve bu yüzden bu satış yapılıyor. Marguerite; herkesin sahip olmak isteyeceği güzellikle, onunla birlikte olanların övgü duyduğu bir fahişe. (Fahişe diyorum fakat ilerleyen satırlarda onun diğer fahişelerden çok ayrı bir yönünün olduğunu anlayacaksınız.)
    Bir kitap satışa sunuluyor, adı: Manon Lescaut. Yazarımız bu kitabı satın alıyor. Kitabın önsözünde ''Manon'dan Merguerite'e, Alçakgönüllülük. -Armand Duval'', yazıyor.
    Satış tamamlandıktan sonra yazarımızın kapısına Armand geliyor ve görüşmek istiyor. Görüşmede Armand, kitabı kendisine vermesini ve karşılığında ne olursa olsun yapacağını söylüyor, yazar kitabı hiçbir karşılık beklemeden veriyor ve küçük bir araştırma yapıyor, Armand ile Marguerite'in aşkını ve ayrıca Marguerite'e Dük adında bir adamın baktığını(geçimini için sağladığı paradan bahsediyorum) bu ihtiyar Marguerite'i ölen kızına benzettiğinden onunla birlikte olduğunu, bir de Kont adında aşığının olduğunu öğreniyor. Olayın iç yüzünü öylesine merak ediyor ki, Armand ile görüşmek ve öğrenmek istiyor. (Ki bende kalbim ağzımda okuyordum bu kısımları.) Armand, Marguerite'in kız kardeşinden vekalet alıyor ve mezarını nakletmek istiyor. Armand ile yazar görüştüğünde, kendisi ile gelmesini istiyor ve birlikte gidiyorlar. Armand terk edip gittiği bu kadının ölmüş olduğuna toprağın altındaki bedenini gördüğünde inanıyor.  Eve döndüklerinde kendine gelen Armand, Marguerite ile olan aşkını tam anlamı ile anlatmaya başlıyor.
     Onu ilk görüşünde aşık olan Armand, sadece ismini öğrenebiliyor ve bir daha göremeyeceğini düşünürken, birkaç akşam sonra bir baloda görüyor ve yanındaki arkadaşına bu güzel kızın kim olduğunu sorup onunla tanışmak istediğini söylüyor. Arkadaşı ona bir fahişe olduğunu hissettiriyor ve Armand bu duruma üzülüp, onun sevgisini hak edip etmeyeceğini sorguluyor kendine. Locaya giriyorlar ve Marguerite, Armand ile pek ilgilenmiyor. Armand kendini bir şekilde gülünç duruma düşürüyor ve locadan ayrılıyor.
    Armand başka bir zaman locada Margueriter'in komşusu ile tanışıyor (Prudence) ve Marguerite'in evinde onunla tanışması için yardımcı olmasını rica ediyor. Marguerite'in evine ilk defa gelen ve onunla daha yakından tanışma fırsatı yakalayan Armand aşkını Marguerite'e ilk defa şöyle bir olayda söyler: Marguerite daha önce de verem olmuştur. Evindeki gece öksürük krizi tutar ve Marguerite odasına geçip (loş ışıklı bir oda ve etrafta yalnızca yatağı ve bir kap görünmekte) sakinleşmeye çalışırken Armand da peşinden girer ve bir kaba kan tükürdüğünü görür. Kabın içerisi kandan kırmızı bir ebru gibidir. Orada onu ilk gördüğünden beri aşık olduğunu birlikte olmak istediğini söyler. Marguerite ise ona hayatındaki hiçbir şeyi sorgulamadan, bütün isteklerini yapabileceğine dair söz verirse ona bir şans verebileceğini söyler. Böylece büyük aşk başlar.
     Armand elinde olmadan Marguerite'in hayatına karışır, çeşitli kıskançlık krizleri geçirir. Hayatında kimsenin olması gerekmediğine onu kendi geliri ile bakabileceğini söyler. Bunu kabul etmeyen Marguerite daha sonralarda Armand'a olan aşkından; sefahat düşkünlüğünden, arabasından, mücevherlerinden, kaşmir şallarından ... vazgeçer. Borçlarını ödeyen ve geçimini sağlayan yaşlı Dük ve Marguerite'in aşığı Kont'u da hayatından çıkarır. Armand ile Bougival'e yerleşirler ve herkesten uzak aşklarını burada yaşarlar. Artık ikisi için de hiçbir şey eskisi gibi değildir. Babası Mösyö Duval'i çok ihmal eden Armand babasının onu çağırması üzerine Paris'e geri döner ve Marguerite'e en kısa zamanda döneceğini söyleyip vedalaşırlar. Mösyö Duval oğlunun bir fahişe ile yaşadığını öğrenmiştir ve oğlu ile konuşup, daha genç olduğunu böyle bir olayın duyulmasından ailesine gelecek olan zararı ve bu ilişkiyi bitirmesi gerektiğini söyler. Armand kabul etmez ve Bougival'e geri döner. Babası bununla yetinmez ve akşam yemeğine bekler onu. Yemekte de ikna edemez oğlunu ve gitmesini söyler. Armand Bougival'e geri döndüğünde Marguerite'i evde bulamaz. Paris'e gittiğini öğrenir. Peşinden Paris'e gider fakat evinde de bulamaz onu. Komşusu'na (Prudence) gider. Uşağı evde olmadığını ve ona gelen bir mektubu bile henüz vermediğini söyler. Mektubun üzerinde ''Mösyö Duval'e vermek üzere Madam Duvernoy'a yazar. Mektup Armand'a geldiğinden alır ve okumaya başlar. Mektubun bir kısmını paylaşmak isterim çünkü ben okduğum anda kesinlikle babasının isteği üzerine yazılmış olabilir mi? Marguerite'in bu ani terk edişi kesinlikle bu yüzden diye düşünmüştüm okuduğumda. ''Bu mektubu okuduğunuz sırada Armand, çoktan başka bir erkeğin sevgilisi olmuş olacağım. Babanızın yanına dönün dostum... ''
    Armand gözyaşlarına boğulur ve bu ani terk edişi anlayamaz. Babası ne derse kabul eder ve yolculuğa çıkarlar. 1 ay üzerine Armand, Paris'e geri döner ve Marguerite ile karşılaşır. Onu eskisi gibi bulur ve mutlu görünmesi canını çok yakar. Özgüvenin ve aşkının aşağılandığını düşünür ve intikam almak ister. Marguerite'in yanında Olympe adında bir fahişe görür ve onunla sevgili olur. Zavallı Marguerite tekrar hastalanmıştır, bedenen yaşadığı rahatsızlığa bir de ruhsal bu çökündü eklenir. Komşusu Armand ile konuşur ve hala onu sevdiğini yaptıkları ile ona acı çektirmekten başka bir şey yapmadığını söyler. Onu hasta yatağında ziyaret etmesini rica eder. Armand, aşığı Kont ile karşılaşmak istemediğini ve Marguerite'in ona gelmesini söyler. Bu görüşmede Marguerite  nedenlerini sonradan öğreneceğini ve affetmesi için nedenlerin bulunduğunu söyler. Tekrar birlikte olurlar. Sabahında yalnız uyanan Armand Marguerite'e gider fakat bekçi içeri alamayacağını içeride Kont'un olduğunu söyler. Öfkeden deliye dönen Armand, beş yüz frank ile şu notu Marguerite'e gönderir: ''Bu sabah öylesine çabuk gittiniz ki, ücretinizi vermeyi unutmuşum. İşte gecenizin bedeli.'' (Ben bu iğrenç yazıyı okuduğumda zavallı Marguerite'i düşündüm de ne denli yaralanmıştır, neler hissetmiştir tasavvur edemedim. Ve Armand'a büyük bir öfke duydum.)
    Parayı bir zarf içerisinde geri gönderen Marguerite İngiltere'ye gider. Paris'te bir bağlantısı kalmadığını düşünen Armand, arkadaşları ile uzun bir yolculuğa çıkar. Yolculukta Marguerite'in hasta olduğu haberini alır fakat geri dönemeden zavallı Marguerite acılar içerisinde Armand'ın adını sayıklayarak ölür.
    Marguerite hasta yatağında, ölümünden sonra Armand'a verilmesi için mektuplar bırakır. Bu mektuplarda Armand'ı şu sebeple terk edişini belirtir: Babası Armand'ı bırakması için ona yalvarır. Armand'ın kız kardeşinin yakın zamanda saygın bir tabakadan biri ile evleneceği ve abisinin bir fahişe ile yaşıyor olmasının bu işi bozacağını, hiç değilse masum bir kızın hayatı için bunu yapmasını söyler. Marguerite'in kabul etmekten başka çaresi yoktur. Ve kabul eder.  -  - -  - Yani anlayacağınız, aşkının hayatı için aşkından vazgeçer. Armand'ın hiçbir şeyden haberi olmasa bile bazı olaylarda ona kızmadan kendimi alamıyorum. Marguerite'e olan duygularımı ifade etmem güç, bu yüzden yazamayacağım.
    Sabırla okuyan okurlara teşekkür ediyorum, mamafih etkisinden uzun bir süre çıkamayacağım bu kitabın okumasını tavsiye edebilirim. Kitapla kalın...