Bahar Ensari’nin “İyi Niyetimden Çok Şey Kaybettim” adlı romanı, ismiyle taşıdığı sarsıcı itirafın ruhuna uygun biçimde, iyi niyetin bir kadının hayatında nasıl bir lanete dönüşebileceğini anlatan, yer yer melodramla, yer yer toplumsal gerçekçilikle örülmüş bir anlatı sunuyor. Bu romanı okurken yalnızca bir karakterin başına gelenleri izlemiyoruz; aynı zamanda bir kadının hayatla, ailesiyle, sistemle ve kendisiyle verdiği mücadeleye tanıklık ediyoruz. Ensari’nin kalemi, doğrudan ve cesur; yer yer törpüsüz, ama samimi. Bu samimiyet, metnin hem en kuvvetli yanı hem de dilsel olarak en fazla açığa çıkan zayıflığı.
Romanın merkezinde Piraye var: Kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, geçmişinde büyük bir trajedi barındıran, kayıplarıyla yeniden şekillenmiş bir kadın. Onun hikâyesi bir çarpışmayla başlıyor; fiziksel anlamda bir trafik kazası ama aslında hayatla, insanlarla, sistemle çarpışmanın metaforu bu. Anlatıcı, bu açılışla birlikte Piraye’nin yaşamına geriye dönüşlerle sokuyor bizi. İşini emeğiyle kurmuş, ailesine destek olan, bir yandan da geçmişteki kayıplarını taşıyan bu kadın figürü, okura yalnızca bir karakter değil, bir temsil sunuyor: Türkiye’nin büyük şehirlerinde tek başına mücadele eden, duygusal ve ekonomik olarak sömürülmeye açık bırakılmış kadınların temsili.
Ensari, anlatısını iki eksende yürütüyor: Biri Piraye’nin kendi iç sesi, geçmişi, ailesi ve aşk hayatı üzerinden gelişen içsel yolculuğu; diğeri ise dış dünyanın, yani mafyavari erkeklerin, dolandırıcıların, paranın, kurnazlığın ve sokak aklının döndüğü dünyanın anlatısı. Ali Cengiz karakteri bu bağlamda neredeyse karikatürize bir figür: Yakışıklı, kurnaz, hesapçı, sert ama gerektiğinde ‘duygusal’, kadınlara karşı manipülatif ama kendince bir “ağabeylik” taslayan adam. Bu karakterin inşası, ilk