Yaşayıp ölmek, deriz, ne denir daha başka?
Denir, çok şeyler denir, biliyorum...
Geçecektir hayatımıza mutlaka,
Çok inandığımız bir şeyin çocukluğu...
Sonra gençliği, sonra oturmuşluğu,
Sonra hayat, hayat gibi olacaktır.
Bakma sen, kuşlar bir uçumluktur ne de olsa...
Denizler bir fırtınalık görkemli.
Bizse kendimizi insan olarak,
Bir tohum gibi dikmişiz sonsuzluğa.
Edip Cansever
Kimi zaman kavuniçi, kimi zaman Osmanlı yeşili.
Sabahtan akşama kadar seyrederim
Ve derim ki biz;
Çok değerli bir yüzük taşının halkasında sıralanmışız.
Ana sütü gibi bir aydınlık içinde,
Yani şu yeryüzünü bir uçtan bir uca kuşatmışız.
Dik tutarak gövdemizi
Umutla...
Bazan da yıkılarak kendiliğimizden ya da bir kurşunla
Ve bu hızlı akışa yaşayıp ölmek deriz.
Bak!
Bu kalın kalın ellerimi soruyordun, bu çürük çürük bakan gözlerimi...
Dokunuyor ellerim gördüğün gibi,
Anlıyor dokunduğunu benden önce
Emiyor suyu gözlerimse,
Emziriyor güneşi...
Ve uçsuz bucaksız bir maviliği yaratıyor onlar.
Her gün...
Yaratacaklar elbette
Ve sözgelimi ben
Üstünde gökyüzünün
Kum taşıyan mavnalar gibiyim.
Ve seninle biz iyi ki;
Sevmelerin ustasıyız, güzel şaşkınlıkların.
Önce yüreklerimizi alıştırmışız buna, sonra kafalarımızı...
Ki bu yüzden içimiz hiçbir zaman yoksul değil,
Yoksul olmadı.