Ahlat ağacı gibi eciş bücüş olmak kendi vicdanın ile yalnız kaldığında; ve bu yalnızlığı kutsamak, onurlandırmak; nihayetinde onunla başbaşa kalmanın verdiği o bulantı hali daha evvel burun kıvrılan çabaya dönüşmeden hemen önce. Ya o ‘’cıvık cıvık’’ duygu yoğunluğuna ne demeli bu insanlardaki, hani tahammül edilemeyecek olan?
Ben bu filmin büyük çoğunluğunda vicdanıyla didişen Sinan’ın çelişkilerinin yansımasını gördüm babasıyla olan ilişkisinde; hani büyük bir özgüvenle idame ettirdiğimiz, büyük akıllarla edindiğimiz o enfes yalnızlığımız vardır, enfes bir de gerçekçilik eklemlenmiştir bu yüce yalnızlıklarımıza. Makyavelist bir tavırla, insanlığa küçücük bir faydası olacak diyerek yola çıktığımız tercihlerimiz vardır kendi içimizde, bizler görüp duyarız onları ötekiler anlamamakla yükümlüdür, anlaşılamayan olan yüce yalnız, bir übermensch, ölçüp tartar bu kararları. Sinan bir yaratıcının olduğu dünyada yaşamayı gene istemektedir ya, ahlaki olanın kararı elbette bunun dışındadır... Taşra yazarının, hani o sempozyuma katılmayan büyük bir ‘’prensiple’’, tavrı tartışılır da bir başka yazarla ukala gülüş, bakış ve kendinden emin oluşların ardında mesela; bir köpeğin ait olduğu bir kalbin başına getirilecek olanlar tartışılmaz: onun muhasebesini ancak, yüce öteki kendi içinde halletmelidir.
Dünyada tek bir gerçek yokken, imam borç aldığı altınları ödemez, baba tüm ailenin birikimini ganyanda harcar, Sinan kitabını yayımlatmak için babasının köpeğini satar.. gerçeklik farklıdır fakat yargı kendini gerçekliklere bağlı olarak şekillendirmeyecektir: yazarın eserleriyle hayatı arasındaki bir yerdeki bağımsızlığa karşı çıkar da insan, en yakınındakine sırt çevirirken kalem oynatır, gezinir dolaşır satırlar arasında; özeleştiriyi öğütler karşıdakine.
Uzun uzun akıp giden bu