BİR USTA, BİR DÜNYA: Oktay Rifat
Oktay Rifat’ı selamlayacağız bugün; biraz yaşanmışlıklarıyla, biraz özlemleriyle, toplumculuğu ve karar veremeyişleriyle biraz, şiirleriyle, Sabiha hanımla ve elbette bir cıgara içiminde kaleme alıverdiği dizeleriyle.
‘’Çocukluğum ve ilk gençliğim Ankara’da geçti. Ankara Lisesini ve Ankara Hukuk Fakültesini bitirdim. 1937 yılında, hukuk doktorası yapmak için, Devlet hesabına, Paris’e gittim. Üç yıl kaldım. Savaş yüzünden hukuk doktoru olamadım. Orhan Veli, Melih Cevdet ve Cahit Sıtkı ile arkadaşlık ettim…’’
Böyle anlatacaktı Rifat kendisini, alelade bir kalemle; yarım ağız, olup bitivermiş gibi. Türkiye şiirinin en önemli akımlarından birini oluşturdukları Melih Cevdet ve Orhan Veli ile paylaştıkları dostluk bütün yaşantısına etki edecekti. Şiirlerinde göreceğimiz bu aleladelik gibi anlatıverdiği bu arkadaşlık Rifat’ın mizacının büyük bir yansıması olacak, yalansız ve gösterişsiz bir yordam oluşturacaktı kendine.
‘’Ozanlık dışında her iş bana ikinci derecede bir uğraş olarak göründü. Avukatlık yaparak geçinirim. Parayı pulu sevmem. Bilgisizliği, üstünkörü bilgiye yeğ tutarım. Yalandan, yalancıdan, hele çıkarı için yalan söyleyenden iğrenirim.’’
Samih Rifat bey ile Münevver hanımın oğlu Oktay Rifat’ın kendini anlatırken değindiği bu yalansız bir yaşamın arzusu bile Garip’in niçin bu denli sıradan, gündelik ve çıkarsız olduğunu gözler önüne sermeye yetiyor. Veli ve Anday ikilisi gibi Rifat da bir akşamüstü kavrukluğunun belediye bankına serilivermesinin üzerinde yalnızca oturarak ve bir hatıra fotoğrafı çekilerek yaşamı ve ölümü sorgulayabilecek insanlardı, sanırım ‘’ozan’’ diyeceğimiz bundan fazlası da değildi.
Münzevi bir yaşama sığdırılan şair, fotoğrafçı, yazar dostlar, torunun akşam ziyareti, Sabiha hanımla çıkılan Troya