Öte yandan buradan ortaya çıkan en önemli kavramlardan birisi istiğnadır. Müslümanlar zenginlik ve fakirlik meselesini ahlâkî bir mesele olarak tartışırken istiğna ve hürriyet ilişkisini kurmuşlardır. Bazı ahlâkçılar insan için elzem olan şeyin fakirlik, bir kısmı ise fakirlikten uzaklaşarak zenginlik olduğunu düşünmüştür. Doğru görüş ise iki düşüncenin uzlaştırıldığı yorumdur ki ister fakirlik ister zenginlik üstün sayılsın her ikisinin de aynı noktaya ulaştığı savunulur. İnsanın en üstün hali fakirlik, yani Allah'a muhtaç olduğunu bilmesidir. Bütün hazineler O'nundur. Bazılarına göre ise insanın en üstün hali zenginlik, yani Allah'a muhtaç olduğunu bilmekle başka hiçbir şeye muhtaç olmama haline ulaşmasıdır. Bu hale istiğna denir ve hürriyet ile özdeş kabul edilir. İslâm'da insan özgürlüğü yüceltilmiş bir erdemdir ve hürriyet, "Allah'a bağlanmakla hiçbir şeye muhtaç olmamak hali" diye tarif edilmiştir. Bu durumda Hakk'ın el-Ganî olması, hiçbir şeye muhtaç olmamasını ve tamlığını anlatırken insanların zenginliği de kanaati ifade eder. Hz. Peygamber "Fakirliğim iftiharımdır." derken bunu kasteder.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Nitekim İslâm'da ibadetin Allah için yapılması üzerinde ısrarla durulur. Bununla birlikte ibadette Allah için olan kısmın sadece niyet olduğu beyan edilir. Bu durumda ibadetin herhangi bir şekilde Allah'a ulaşması veya ona bir fayda vermesi söz konusu değildir. Allah el-Ganî'dir ve kuldan bir şey iktisap etmesi düşünülemez. Bu durumda kulun "Benim ibadetim ne işe yarıyor?" sorusuyla kendisini muhasebe etmesi ihlasa ulaşmanın en önemli merhalesi haline gelir. Çünkü ihlasın önündeki en büyük engellerden birisi, kişinin kendi yaptığı ibadeti değerli görmesidir. el-Ganî ismi ise bu ibadetin Allah için bir şey ifade etmeyeceğini veya O'na bir fayda sağlamayacağını söyler. O zaman kişi bu ibadeti niçin yapmıştır? Feridüddin Attâr ünlü eseri Mantıku't-tayr'da bu önemli meseleyi ele alır: Allah'ı aramak üzere yola çıkan kuşlar (insan ruhları) belirli vadilerden geçerken istiğna vadisine, yani el-Ganî ismini tanıma merhalesine ulaşırlar. Burada başından beri yaptıkları yolculuğun ve verdikleri mücadelenin hiçbir değerinin olmadığını görünce kuşların büyük bir kısmı yolculuktan vazgeçer. Attâr bu hikâyeyle şunu demek ister: İstiğna vadisinden geçemeyen herkesin ibadeti şaibelidir! Allah için yapılan ibadete mutlaka nefsin arzuları karışmıştır. Attâr'ın "istiğna vadisi" üzerinden dile getirdikleri, sûfîler ve İslâm ahlâkçılarında terk ve fena erdeminin en önemli sebeplerini teşkil eder. Terk, yani yapılan ibadetin değersiz görülmesi ve onun başa kakmaya veya kibirlenmeye yol açması yerine unutulmasıdır. Konevî "el-Ganî, zenginliğiyle âlemden müstağni demektir, çünkü o itaat edenlerin itaatine muhtaç değildir."³⁰ derken bu büyük meseleye dikkatimizi çeker.
³⁰ Sadreddin Konevî, Esmâ-i Hüsnâ Şerhi, s. 234.
Âlem niçin var oldu? İnsan niçin yaratıldı? En çetin soru budur. Çünkü "Alem ve insan şunun için var oldu." veya "Allah âlemi şunun için yarattı." denildiğinde Allah için sanki âlemin varlığıyla tamamlanacak bir eksikliği akla getirecektir. Bu meselenin en önemli kısmı, insanın ahlâkî bir varlık olması konusudur. İnsan niçin ahlâklı olmalıdır? İbadet Allah için ne ifade eder? Metafizikçiler bu meseleyi anlatmak üzere "taşmak" tabirini kullanırlar. Âlem bir taşmanın neticesinde gerçekleşmiştir. Taşma (feyezan) ise bir şeyi tamamlamak veya kemale erdirmek için değil, onun varlığının tamlığının ve mükemmelliğinin neticesidir. Başka bir ifadeyle Allah, tamamlanmak veya bir şeyi ikmal etmek üzere değil, tam ve mükemmel olduğu için âlemi ve insanı meydana getirmiştir. Bu durumda âlemin varlığı Allah'ın tamlığının; insanın ahlâk sahibi bir varlık olması ise Allah'ın câmiu'l-ezdâd, yani zıtları bir arada toplayan mükemmelliğinin delili haline gelir. O halde burada Allah'ın ihtiyacından dolayı yaratmasından söz etmemiz mümkün değildir. Tam aksine O'nun mükemmelliğini izhar etmesinden söz edebiliriz.
Vahiyden kaynaklanan tenzihçi Allah anlayışı ile insanların savunduğu teşbihçi Allah anlayışının kaynağı, insandaki iki gücün çatışmasıdır; akıl ile hayal! Hiç kuşkusuz insan kemale ancak bütün güçleriyle gidecektir. Fakat tek başına hayal veya tek başına akıl Allah hakkında doğru bilgiye ulaşmak -bilgi nihayetinde vahiyden bile gelse- mümkün değildir. Hayal, kendince vahyi ve öteki verileri yorumlayarak teşbihçi bir anlayışı savunacak, buna mukabil akıl ise aynı verilerden tenzihçi bir Allah telakkisi geliştirecektir. İbnü'l-Arabî ve onu takip eden metafizikçiler, bu iki gücün cem edilmesi gerektiğini söylerek daha karmaşık fakat hakikate daha yakın bir görüşü savunmuştur. Bunu el-cem beyne't-tenzih ve't-teşbih, yani tenzih ile teşbih hükümlerini birleştirmek şeklinde ifade ederek dinî düşüncenin nihai kavramı haline getirmişlerdir.²⁶ Bu bakımdan es-Subbûh ve el-Kuddûs isimleri, bu tartışmalarla ilgili tenzih ve teşbih bahsinde bize tenzihi ön plana taşıyarak bilgi veren isimlerdendir.
²⁶ İbnü'l-Arabî, Fusûsü'l-Hikem, s. 85-89, 104-109, 172, 200.