arşiv

arşiv
@ilmik
Büyüteç.
"Allah'ım! Benim sendeki hayretimi artır."
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Başka bir anlatımla Allah-insan ilişkisini bir korku ve koruma-sığınma ilişkisine değil, umut etme, sevme ve ünsiyet ilişkisine dayandırmak bu kök ile mümkündür. Nitekim başka anlamlar bu yorumu pekiştirir. Konevî'nin dikkat çektiği ikinci kök velihe-yulehu'dur. Bazı âlimler Allah isminin bu kökten türetildiğini ileri sürerek başka bir anlama dikkatimizi çektiler ki yukarıda vardığımız kanaat ile bu kök arasında bir irtibat da vardır. Bu kelime aşırı sevgi, şiddetli bağlılık anlamına gelir. Bu durumda Allah lafzı, çok sevilen, bağlanılan, insanın kendisine bağlandığı varlık anlamlarını kazanır. Bu yaklaşım Allah-insan irtibatının en güçlü ve en kopmaz bağlılık olduğunu delillendirir. Buna göre Allah kelimesinin aslı vellahu'dur. Çünkü bu kökten türetilen isim dil bakımından böyle gelebilirdi. Konevî şöyle der: "Vâv harfi hemze ile değişmiştir; nitekim aynı durum Arapçada başka kelimelerde de görülebilir. Bu anlamı kabul edenlerin görüşüne göre veleh şiddetli sevgi, muhabbet demektir. Bu durumda Allah çok sevilen, çok bağlanılan demek olur. Bununla birlikte dildeki kaidelerden hareketle Allah'a me'lûh (sevilen) denilmesi gerekirdi."⁹ Nitekim daha sonra sûfî metafizikçilerin en büyüğü olan İbnü'l-Arabî'de bu kavramın sıkça kullanıldığını fakat Allah için değil, ilahın kulu olan insan için (seven) istimal edildiğini görmekteyiz. Konevî şöyle devam eder: "Fakat Araplar alem isim olması için kelimenin yapısına müdahale ederek "ilah" demişlerdir." Buradaki mesele sadece kullanımla ilgili bir durumdur. "İlah" derken kastedilen me'lûh, yani çok sevilen, bağlanılan demektir. Konevî bu görüşünü delillendirmek üzere şöyle der: "Araplar hesap edilen ve yazılan şeye de (mektup ve mahsup yerine) hesap ve kitap demişlerdir." Demek ki en azından dilde bu kelime bozulmasının bir yeri
Sayfa 29 - Allah: İsm-i Câmi, Lafza-i Celal
İkinci mesele ise isimlerin "yüce" olmasıdır. Kelimenin Arapça karşılığı a'zam'dır. İsm-i a'zam (en büyük, yüce isim) bahsi öteden beri Müslümanların ilgisini çekmiş bir konudur. Allah'ın en büyük ismini bilmek ve onunla Allah'a dua etmek bir Müslümanın ilgisini nasıl çekmesin ki? Bir sûfî kendisine "İsm-i a'zam nedir?" diye sorulunca şöyle demiştir: "Allah'ın küçük ismi olur mu ki? Siz küçük ismini söyleyin ben büyüğünü söylerim." Bunun anlamı Allah'ın her isminin büyük ve yüce olmasıdır. Nitekim başka bir sûfî "Her isim yerli yerinde ism-i a'zamdır." derken bunu anlatır. O halde her isim güzeldir ve her isim yücedir.
Sayfa 13 - Her İsmi Güzel ve Her İsmi Yüce: Allah'ı İsimlerinde Tanımak
Gözgü I
İlâhî isimler hakkındaki en kapsamlı teori, İbnü'l-Arabî'nin (ö. 638/1240) ve Sadreddin Konevî'nin (ö. 673/1274) öncülüğünde teşekkül eden sûfî-metafizikçilerin İslâm düşüncesine kazandırdığı bir perspektifti. Sûfî metafizikçiler ilâhî isimler meselesini insan, tabiat ve Allah ilişkisini izah etmek üzere yorumlayabilecek bir çerçevede ele almıştı. Onlar Allah'ı bir ayna kabul ederek, âlemi ve âlemdeki her hadiseyi Allah aynasında tanımak istemişlerdi. "Kendini bilen Allah'ı bilir." denildiği gibi "Allah'ı bilen ise gerçekte her şeyi bilir." demek gerekir. Bu noktada ilâhî isimler "aynasında" âlemi tanımakla ilgili birkaç hususa değinelim. Sûfîler, âlemi ve âlemdeki her tikel hadiseyi ilâhî isimlerle açıklamak istediklerinde Grek kökenli metafizik anlayışından ayrıştılar. Klasik metafizikte Tanrı, varlığı kanıtlanmak istenen bir mesele veya maksat kabul edilmişti. O'nun varlığının dışında bir meseleden söz etmek anlamsızdı. Kelâm ekolleri arasında Mu'tezile için de durum benzerdi. Ehl-i sünnet bu görüşte olmasa bile hiçbir zaman bir ilâhî isimler teorisi geliştirip âlemi isimler üzerinden yorumlamak gibi bir yol benimsemedi. Fıkıh için Tanrı, bize şeriat gönderen ve yükümlü kılandır. Bu sebeple dikkatimizi Şâri'den çok O'nun peygamber vasıtasıyla gönderdiği şeriatına, teklif ve yükümlülüklere vermek gerekirdi. Sûfilerin öteki bilimlerden ayrıştıkları nokta ise Allah hakkındaki tafsilatlı konuşmalarıdır. Onlar Allah'ı sadece "şeriat" yoluyla varılacak bir maksat değil, yaşanılan hayattaki gerçek özne ve fail sayarak hayat ile Allah arasındaki irtibatı açıklamak istemişlerdi. Kelime-i tevhidin "Allah'tan başka ilah yoktur." anlamı sûfîler için önce "lâ fâile illallah" (Varlıktaki gerçek özne Allah'tır), sonra "lâ mevcûde illallah" (Allah'tan başka mevcut yoktur) diye
Sayfa 10 - 11. Her İsmi Güzel Her İsmi Yüce Esmâ-i Hüsnâ Şerhi
Can vücuttan saklısız vücut candan Ama izin yok ki ruhu görsün insan
Sayfa 94 - Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî (Başlangıç)