"İmkân" derken rahatlığı, kolaylığı kasdetmiyorum. Sanatçı, her şartta ve imkânda, yine de bir çilenin adamıdır. Çilesini çekmeyen ve doldurmayan deha, deha değildir. Benim üzerinde durduğum imkân, sanatçının günlük yaşantısı, geçimi için ona sağlanan imkân değil, daha çok, "ibda" zamanı gereksindiği imkânın ona verilmesidir.
Bu imkân, her zaman için, maddî bir imkân da olmayabilir. Kimi özgürlüğe, kimi araştırmaya, kimi maddî imkâna ihtiyaç duyabilir. Ya da dönem dönem şuna ve buna.
Demek istiyorum ki, ipek böceğinin kozasını örmesi için dutluk lâzımdır. Dutlukları yok ederseniz ipek böceği de, ipekçilik de zamanla kaybolur gider... Ya da, bugün olduğu gibi, sentetiğe, suni ipekçiliğe döner.
Mimar Sinan'ın, Bâki'nin, Kanuni Devrine rastlamasını tesadüf olarak kabul etmek mümkün değildir. Goethe'ye Weimar'da sağlanan imkânların da Faust'un özünde olmasa bile ortaya çıkışında bir payı vardır. Firdevsi'ye de Gazneli Mahmud, sarayda bir pavyon vermiş ve ülkenin tüm kütüphanelerini emrine tahsis etmişti. Kanuni, başka, hiçbir zafer, başarı ve işle değil, sadece Bâki'yi keşfedip değerlendirmekle, Mimar Sinan'ın kendi çağında yaşamasıyla övünüyordu. Hüseyin Baykara da, Ali Şir Nevai ve daha nicelerini değerlendiren bir hükümdardı.
Elbet, sanatçı çilesi, bu imkânların ona sağlanmasını da umursamaz. Hatta ondan hoşnut bile görünmez. O yüzdendir ki Firdevsi, saraydan sıkılıp kaçacaktı. Goethe onca saygı ve sevgiye rağmen, çevresince anlaşılmadığını söyleyecek ve sık sık İtalya'ya inecek, İtalya serazatlığını anıp duracaktı. Ve rivayete göre, Sinan, bazen ortadan kaybolacaktır. Ve Bâki, koca hükümdarın O'nu el üstünde tutmasına rağmen:
Minnet Huda'ya, devlet-i dünya fena bulur
Bâki kalır sahife-i âlemde adımız
diyecektir
Deha, taştan, topraktan, tabiattan ve