Okuduğum her Zülfü Livaneli kitabı sonunda ''Nasıl ya, bu neydi şimdi?'' oluyorum. Huzursuzluk ve Serenad'ı okumamın üstüne yazarın diline, anlatımına bağlanmam ve diğer kitaplarını da okumak istememle başladım bu romana, iyiki de başladım. O kadar sade ve akıcı, olayların içine çeken bir anlatımı var ki bir süre sonra elinizden bırakamıyorsunuz. Basit bir cinayet çözümlemesi anlatılacak gibi bir hikayeyle başlıyor kitap fakat sayfa 20'de geçen ''Evimde binlerce edebiyat kitabı olduğunu söylerken her nitelikteki roman veya hikaye değil kastettiğim. Mesela cinayet odasında polisiye türünde romanlar bulunmuyordu. Çünkü bunlar insan duygularını anlamaya değil, cinayeti çözmeye odaklanmış, tek boyutlu, sadece merak uyandıran kitaplardı; doğal olarak ilgimi çekmiyorlardı. Evde bulunanlar, insanın iç dünyasını ve yaşadığı koşulları anlatan kitaplardı.'' cümleleriyle aslında kitapta basit bir cinayet olayı anlatılmadığını, insan ilişkilerinin en ince ayrıntılarına psikolojik unsurları da göz önünde bulundurarak değindiğini sezdiriyor.
Kitabı yüzeysel olarak özetleyecek olursam;
Arzu adında bir kadının bir davette cinayete kurban gitmesi ile hikaye başlıyor. Hikayenin ana karakteri sandığımız, o gece orada bir davetli olan Ahmet Arslan ile cinayetle ilgili bilgi almak isteyen gazeteci kızın tanışmasına da bu cinayet vesile oluyor. Ahmet kazada annesini ve babasını kaybetmiş, hiç kimseye dokunamamak gibi huyu olan ve genel olarak içine kapanık bir insandır. Gazeteci kızın Ahmet Arslan ile yaptığı cinayetle ilgili görüşmeler konu dışına çıkıp gitgide Ahmet’in geçmişine gider. Daha doğrusu kız bu gizemli adamı merak eder çözmeye çalışır bu sırada başına bazı kazalar geldiğinden dolayı bir süre adamın evinde kalmak zorundadır bu sürede birtakım şeyler paylaşırlar ve Ahmet,