Ne yalan söyleyeyim, Zülfü Livaneli’nin yeri bende her zaman başkadır. Serenad ya da Engereğin Gözü gibi eserlerinde yakaladığı o derinliği ve ruhu bildiğim için, Bekle Beni’yi elime alırken beklentim oldukça yüksekti. Kitabı bitirip kapağını kapattığımda ise içimde hem tanıdık bir hüzün hem de "keşke"lerle dolu bir tat kaldı.
Hikayenin Ruhu ve Sevdiklerim
Roman, ismini Konstantin Simonov’un o meşhur ve ciğer yakan şiiri "Bekle Beni"den alıyor. Sadece bu referans bile kitaba 1-0 önde başlamam için yetti. Hikaye bizi 1968 kuşağının o fırtınalı yıllarına, Selim ve Leyla’nın aşkına götürüyor. Livaneli, bir aşk hikayesi üzerinden aslında Türkiye’nin o karanlık dönemine, 12 Mart darbesine, aydınların yaşadığı baskılara ve sürgünlere bir "saygı duruşunda" bulunmuş.
Kitabın en sevdiğim yanı, Livaneli’nin her zamanki gibi su gibi akan dili oldu. Sayfalar arasında kaybolmak çok kolay; dönemin kasvetine rağmen okuru yormayan, akıcı bir anlatımı var. Özellikle Selim’in yaşadığı işkence ve sürgün süreçlerinde, özgürlüğün ve "nefes almanın" kıymetini anlattığı bölümler insanın içine işliyor.
İktidar ve Birey: Selim ile Diktatörün Yüzleşmesi
Romanın belki de en teatral ve düşünsel ağırlığı yüksek bölümleri, Selim ile Diktatör’ün karşı karşıya geldiği o "satranç oyunu" tadındaki sahnelerdi.
Livaneli burada sadece bir mahkum ile celladını değil; aslında "kaba güç" ile "fikrin" savaşını sahneye koyuyor. Diktatörün o kendine has, kötülüğü rasyonelize eden, hatta yer yer "babacan" bir tonla sunduğu zehirli mantığı okurken tüylerim diken diken oldu. Gücün insanı nasıl yozlaştırdığını ve muktedirlerin, halkı "yönetilmesi gereken bir sürü" olarak gören o kibirli bakışını çok net hissediyorsunuz.
Ancak burada da küçük bir şerh düşmek isterim: Bu diyaloglar yer yer bir roman kurgusundan
Bekle BeniZülfü Livaneli · Can Yayınları · 202518,1bin okunma