Çünkü insanın insanı anlamaya çalışması sonu olmayan bir yolculuk gibidir. Tabii kendini ve insan türünü kavramlaştırıp paketleyerek rafa kaldırmaya çalışmadıkça.
Anlaşılabilme ve hissedilebilme, yerini ilgi görme ve beğeni toplamaya bıraktıkça, yaşam üretme potansiyeli de giderek kullanılmaz olur ve insan kendisini nasıl çıkacağını bilemediği bir kısır döngünün içinde bulur.
Zedelenmeyi ya da zedelemeyi yaşamaktansa varolmamayı yeğliyoruz . Öte yandan yaşamazlık sonucu biriken öfke ve saldırganlığı, açık ya da dolaylı yoldan Bu durumun sorumlusu olarak gördüğümüz çevremize, bunu yapamadığımızda da organlarımıza yöneltiyoruz. Ama kendimizi yok etme pahasına kaçındığımız zedelenme ve zedelemeyi yine de yaşıyoruz.
Gelenekler bireyin kendini varetme sorumluluğunu hafifletir, ama karşılığı özgürlükten vazgeçerek ödenir. Bu bir seçimdir. Ama pek çok insan her ikisini birden istemenin daha doğrusu olamayacak bir şeyi beklemekte olmanın sıkıntılarını yaşar.
İnsanların bir dizi görevi yerine getirerek günlerini tükettikleri ya da sistemin beklentileri doğrultusunda başarılı olma ve kazanma tutkusuyla yaşadıkları bir dünyada nasıl birey olunabilir? İnsanların hiçbir şeye gerçek anlamda bağlanamadıkları bir dünyada!