Padişahın yanından izin alıp evvelce terk ettiğim salona geldim. Orada Enver Paşa'nın çok mütebessim çehresi karşıma çıktı.
- Bravo, tebrik ederim, muvaffak oldunuz!.. dedim ve ciddi bir tavırla ilave ettim:
- Azizim, hiç olmazsa biraz esaslı tedbirler üzerinde konuşalım. Benim bildiğime göre artık Suriye' de ordu, kuvvet, vaziyet isimden ibarettir. Beni oraya göndermekle güzel bir intikam alıyorsunuz; sonra görenek dışı bir şey yaptınız ... Bizzat padişaha bana emir verdirdiniz!..
Enver Paşa gülüyordu, Vehib Paşa da öyle. .. Fakat di-ğer zatlar bir şey anlamamış ve hissiz bir şekilde duruyor-lardı. O esnada salonun bir köşesinde, demin işaret ettiğim Balkan Savaşı kumandanlan hareketli bir diyalog içinde idiler. .. Bir büyük kumandan diyordu ki:
- Efendim, bu Türk neferlerinden hayır yoktur, bun-lar hayvan sürüsüdür. Yalnız kaçmayı bilirler. Allah muhafaza etsin, böyle hissiz bir sürüye kimseyi kumandan etmesin. ..
Kendi vaziyetimi unutarak onlarla ilgilenmeye başla-mıştım. Coşkun konuşmanın en çok konuşan kumandanına dedim ki:
- Paşam, biz de askeriz;, biz de bu orduya kumanda etmiş adamız. Türk neferi kaçmaz, kaçmak nedir bilmez ... Eğer Türk neferinin kaçtığını görmüşseniz, derhal kabul et-melidir ki, onun başında bulunan en büyük kumandan kaçmıştır. Eğer siz kaçtığınız alçaklığını Türk neferlerine yüklemek istiyorsanız insafsızlık ediyorsunuz. Muhatabım olan general beni tanımıyordu. Yahut tanımamazlıktan geliyordu ... Bir an durdu, sağındaki solundaki arkadaşlarına sordu: "Kimdir?" Fısıltılar bu zatı aydınlattı. Ondan sonra sessizlik hakim oldu.