Bir çeyrek yüzyıl geriye saralım zamanı. Bireysel ve toplumsal değerlerimizin bizi bir arada tutan, bizi güçlü kılan ve bize iyi olanın önemini anlatan birçok örfi ve yazılı normlardan oluştuğunu görebiliriz. Mikro ölçekteki sorunlara bakış açımız ile makro ölçekteki sorunlara bakış açımızın benzersiz noktada insani değerler çerçevesinde şekillendiğini ve bunlara çözüm odaklı yaklaşımın temelinde de rasyonel yöntemleri baz aldığımızı biliyoruz. Lakin son çeyrek yüzyılda hayatımıza enjekte edilen bazı parazitler (sosyal medya, tüketim çılgınlığı, esnetilmiş gibi görünen çalışma şartları), toplumu ayakta tutan ahlaki ve insani değerlerden giderek uzaklaştırıp adeta kangrenleştirmiştir...
Bireylerin, yaşadıkları sorunlar karşındaki tavırları tahammül sınırlarının giderek azaldığını göstermekle birlikte çözüm odaklı pratiklerinin de giderek zayıfladığını gözlemliyoruz. Kontrol edilemez bir noktaya doğru giden teknolojik gelişmelerin hayal gücünün sınırlarını zorladığını ancak algoritmik zekanın beşeri olana özgü duygusal bilinçten uzak bir gelecek yarattığının da farkına varmalıyız. Tüm bunları bir zaman dilimine sığdırmaya çalışmaktan elimizde ne kalmış olabilir ki? Zamana karşı bir yarışın içerisinde anı yaşamak hepimiz için ironik olmalı... Anı yaşamak mı? Anı öldürmek mi bizim yaptığımız? Gelişiyor muyuz acaba?