Bu kitabı okurken en çok Ayla’ya takıldım. Çünkü Ayla sadece bir karakter gibi değil, sanki gerçek hayatta tanıdığın biri gibi… Sessiz, kırgın, çok seven ama az sevilen, hep idare eden, hep alttan alan biri. Onun yaşadıklarını okurken birçok yerde içim burkuldu. “Keşke kendini bu kadar yormasaydın” dediğim anlar oldu. Ama bir yandan da kızamadım, çünkü çok tanıdıktı… İnsan bazen kendine bile böyle davranıyor.
Ayla’nın sevilmek için çabalaması, yetmeye çalışması, susarak katlanması o kadar gerçek anlatılmış ki, bazı sayfalarda durup düşündüm. “Ben de böyle hissetmiştim” dediğim yerler oldu. Gülcan Kurtul’un dili çok sade ama çok etkili. Abartı yok, süs yok, dramatik oyunlar yok… Bu yüzden daha çok dokunuyor. Çünkü belli ki bu satırlar masada uydurulmamış, içten gelmiş.
Kitap boyunca Ayla’nın iç dünyasını okumak, onun kırılmalarına şahit olmak insanı duygulandırıyor. Bazen “artık yeter” demesini bekliyorsun, bazen de onun yerine üzülüyorsun. Ama en güzeli, Ayla’nın yavaş yavaş kendini toparlaması… Bu kısım insana umut veriyor. “Demek ki toparlanmak mümkün” dedirtiyor.
Bu kitap bana şunu hissettirdi: Herkesin bir Ayla’sı var içinde. Kırılan, yorulan, bekleyen, susan bir taraf… Benden Geriye Kalanlar sadece bir hikâye değil, birçok kadının sessiz yaşadıklarının sesi gibi. Bitirdiğimde içimde bir hüzün kaldı ama aynı zamanda bir güç de kaldı. İnsana “kendini seç” diyen bir kitap.