“Babama Mektup” bir evladın babasına yazdığı mektup gibi başlıyor ama ilerledikçe anlıyorsun ki bu kitap, yıllarca içine atılmış cümlelerin dışa vurumu.
Yazar çocukluğuna dönüyor.
Babasının sessizliğine, mesafesine, sertliğine…
Ama bunu öfkeyle değil, kırık bir kalple yapıyor.
Kitapta sık sık şu duygu var:
“Yanındaydın ama yoktun.”
Baba figürü var ama ulaşılmaz.
Evde ama uzak.
Sözü geçen ama duygusu geçmeyen bir baba…
Yazar, bir evladın gözünden anlatıyor:
Sevgisini kazanmak için uslu olan,
yük olmamaya çalışan,
daha fazla sevilmek için kendinden vazgeçen bir çocuk…
Okurken şunu net hissediyorsun:
Bu kitapta anlatılan baba, tek bir baba değil.
Birçok evde var olan duygusal olarak uzak baba.
Bazı bölümlerde yazar babasına sitem ediyor:
neden sarılmadın,
neden sormadın,
neden görmedin…
Bazı bölümlerde ise hâlâ umut var.
Hâlâ “belki bir gün” diyen bir evlat sesi…
Bu kitap beni en çok şurada yakaladı:
Yazar babasını kötülemiyor.
Ama acıyı da süslemiyor.
Olduğu gibi bırakıyor.
Ve insan okurken şunu düşünüyor:
“Demek ki bazı çocuklar, babalarının eksikliğini büyüyünce anlıyor…”