Peki, bütün bu dehşeti, bu hataları, insana karşı işlenen bu insafsızca suçları sona erdirecek tanrılar nerede? Hayır, büyük öfkesiyle ayaklanması gereken tanrılar değildir, İNSAN'dır. İnsan, bütün ilahi varlıklarca kandırılmış, onların ruhani memurlarının ihanetine uğramış olan insan, dünyaya adalet getirmeyi kendisi üstlenmelidir.
Biz Amerikalılar, barışsever bir halk olarak geçiniriz. Kan dökülmesinden nefret eder, şiddetten rahatsız oluruz. Gene de uçan makinelerden, savunmasız bir şehir halkı üzerine dinamit bombalar atma ihtimali bizde haz spazmları yaratır. Ekonomik gereklilikten dolayı, sanayi patronlarından herhangi biri üstüne, kendi hayatını tehlikeye atan bir girişimde bulunan herhangi bir kişiyi asmaya, elektrikli sandalyeye oturtmaya ya da linç etmeye hazırızdır. Kalplerimiz, Amerika'nın, dünyanın en güçlü milleti olması; en sonundaysa, diğer bütün milletlerin enselerine kendi demir ayaklarını çakacağı düşüncesinin gururuyla çarpar. İşte, vatanseverliğin mantığı budur.
“Savaş, kendi savaşlarını yürütemeyecek kadar korkak olan iki hırsızın kavgasıdır; bu yüzden de bir bir köylerden oğlanları alıp onlara üniformalar giydirir, onları silahlandırır ve sırtlarını sıvazlayarak vahşi canavarlar gibi birbirlerini öldürmelerine sağlarlar.”
İlerleme, aydınlanma, bilim, din, siyasal ve ekonomik özgürlük için yapılan her çaba azınlıklardan geliyor, çoğunluklardan değil. Bugün de her zamanki gibi az olan, azınlıkta kalan yanlış anlaşılıyor, takibata uğruyor, hapsediliyor, işkence görüyor ve öldürülüyor.
Oy hakkı, eşit sosyal haklar çok güzel talepler olabilir, ancak esas özgürleşme, ne oy sandıklarında ne de mahkemelerdedir. Özgürleşme, kadının ruhunda başlar.