Bir dakika… Üç dakika... Altı dakika... Hâlâ ağlıyordu. Kendisini, mutluluk ve servet sahiplerinin sonsuz heveslerine terk eden esaretin, insanlık meziyetlerini küçültmesinden gönlünün ne kadar kırgın, ne kadar üzgün bir halde olduğunu gösteren baygın gözleriyle, hürmet edilmek, sevilmek gibi kadınların karşı koyması imkânsız olan nihayet derecede şiddetli arzularının ayaklar altına alınmasından gelen acı ve ıstırabı o halinde uçları aşağıya doğru meyletmiş, hassas olduğunu gösteren incecik dudaklarından anlayarak, ne kucağında ağlayacak bir annesi ne kendisini koruyacak bir baba ve erkek kardeşi olduğunu hatırlama ve bu kısacık esareti süresince yaşadıkları, gördüğü şiddet ve hakaretleri, masumane arzuları, küçücük ümitleri, emelleri, velhasıl bu insanlığın terk ettiği kızın bütün geçmişi gözünün önüne gelmesinden oluşan üzüntüyle iskemleden kalkarak: “Affını rica ederim Kleopatra. Mademki istemiyorsun ben de bu fırçayı kırarım. İşte affet, diyorum. Özür diliyorum senden. Neden yine için için ağlıyorsun?”
En büyük ailelerin, mutluluk ve okşamasıyla terbiye gören bu güzel kızların çıplak vücutlarına değen kırbacı görmek, kendilerini birer küçük bahaneyle satan efendilerinin bile taş yüreklerine tesir ederdi.