Bu kitabı 50 saatlik açlık deneyim sırasında okumaya başladım. İlk başlarda sadece midemin kazınma hissi varken zaman ilerledikçe kaslarım sanki saatlerce iş yapmışım da hamlanmış ve bolca ağrı kesici almışım gibi güçten düşmüştü. Bu saatlerde kitabı yarılamıştım.
Sıradan cümlelerde yemek ile ilgili kısımlar çok dikkatimi çekiyordu, örneğin Elmalılı Hamdi Yazır denilince elma ve ham kelimeleri; zihnimde ham, kıpkırmızı bir elma canlandırıyordu.
Son saatlerde artık düşünemez olmuştum. Ne kitap okuyabiliyor ne film izleyebiliyordum, ne de biriyle sohbet edecek gayreti kendimde bulabiliyordum. Aşık olduğum insanla bile...
Hiçbir şeyden keyif alamaz olmuş ve depresif birine dönüşmüştüm.
Çok kolay nefes nefese kalıyordum ve ne zaman ayağa kalksam birkaç saniyeliğine gözlerim kararıyordu.
Bunları deneyimlemiş biri olarak diyebilirim ki bu kitap açlığı ancak yarım yamalak anlatmış. Açlığa dair derin betimlemeler ve sizi aç hissettirecek cümleler beklememelisiniz. Fakat bunda da pek abes görmüyorum. Kitabın asıl amacının "açlığın ne olduğu" değil; "varoluşsal kaygıların, temel ihtiyaçlar üzerine yükselmek" olduğu savını mantıklı buluyorum.
[.SPOİLER##Kitabın son sayfalarında ise karakterimizin, açlıkla tekrar yüz yüze gelmemek için tüm hayallerini, aşkını dahi geride bırakıp, hiç bilmediği bir işe girmesi ve bildiği her şeyi teek etmesi de bunun apaçık göstergesi.##SPOİLERSONU.]
Betimlemeler sadeliğiyle ustacaydı. Gerçekten birkaç cümleyle bu derece nokta atışı yapan çok az betimleme okudum.
Karakter inşaları olay dizgisine gayet uygun biçimde olabildiğince derindi. Bu da kitabın uzunluğuna göre çok fazla karakter olduğu ve karakterlerin yüzeysel olduğu anlamına geliyor. Fakat her karakterin, hikayenin gelişimine katkı sağlayabilecek şekilde işlev görmesini sağlayacak