Çiftçilik her zaman gönülsüzce yaklaşılan bir seçenekti ama bir kez başlandıktan sonra geri dönüşü yoktu. Çiftçilikle arazi çok daha yoğun kullanıldığından, avcılık-toplayıcılığa göre çok daha büyük bir nüfusu destekleyebiliyordu. Bu, çiftçilerin çalışmayı bırakması durumunda ait oldukları toplumun açlıktan öleceği anlamına geliyordu, çünkü artık yaban hayatta varlığını sürdüremeyecek kadar çok sayıda insan vardı. İnsanlık, kendi başarısı yüzünden zorlu çalışma koşullarına esir olmuştu.
Çiftçilik sıkı çalışmayı gerektiriyordu: Uzun süren, sürekli tekrarlanan, insanın belini büken zorlu bir çalışma demekti - araziyi temizleme, toprağı belleyip çapalama, tohumları serpme, zararlı otları temizleme, haşaratın öldürülmesi, tarlaların sulanması ya da fazla suyun boşaltılması, ekinin biçilmesi; üstelik bunları, bitmek bilmeyen kuraklık, sel baskını ve mahsulün mahvolması tehlikesine rağmen yapmak. Aynısını her yıl bıkıp usanmaksızın tekrar tekrar yapmak. Çiftçiliğin pek de ideal bir seçenek olduğu söylenemez. Avlanma ve balık tutma, toplama ve leş yiyicilik çok daha kolaydır.
Avladıkları hayvanların sanatsal resim ve heykelciklerini yaptılar. Her şeyden öte, deneme ve icatlar yapıyorlardı. Başarılar paylaşılıyor ve kopya ediliyordu. Kültür durağan olmayıp, aksine değişken ve birikimli bir nitelik arz ediyordu. Homo sapiens, çevreyle ilgili zorluklara yeni yapma yöntemleriyle karşılık veriyor ve öğrenilen dersler, giderek büyüyen bilgi ve yapabilme bilgisi (know-how) havuzunun parçası haline geliyordu.