Yaşamda bizim erkek ve dişi diye nitelediğimiz şey ruhbilim açışından bakıldığında, aktif ve pasif(etkin ve edilgen) karaktere, yani içgüdülerce değil, bunların amaçları tarafından belirlenen özelliklere indirgenir. Bu çeşit 'etkin' ve 'edilgen' içgüdülerin ruhsal yaşamda düzenli bir arada bulunuşu, psikanalizin klinik yönünü ilgilendiren çiftcinselliği (hünsağlığı) oluşturur.
Bir insandaki çocuksal kalıntı, yani işe yaramaz gözüyle bakılarak bilinçdışına itilmiş malzeme, insandaki bilinçdışının çekirdeğini oluşturur ve hastalarımızın yaşam öykülerinden öğrendiğimize göre, baskılayıcı güçler tarafından bilinç alanına çıkması engellenen bilinçdışı içerikler tetikte bekler he, etkinlik kazanabileceği anı kollar, ilerideki yaşamın daha yukarı bir gelişim aşamasında ruhsal güçlerin raeliteden kaynaklanan zorluklarla başa çıkmadığı durumları fırsat bilir, yararlanır bunlardan.
... dolayısıyla, sanat, isteklerden doyumu esirgeyen gerçek dünyayla isteklerin gerçekleşebildiği hayal dünya ortasında bir ara belde, ilkel insanların her şeye gücüyeterlik inançlarının adeta varlığını sürdürdüğü bir ülkedir.
Eğitim ve örnek, gençlik çağındaki bireylerin omuzlarına uygarlık yükümlülüklerini yükler; bu iki ögenin etkisinden bağımsız olarak genç bireylerde içgüdüsel baskılamaya rastlanabilmesi karlısında ilk akla gelen olasılık, çok eski çağlardaki yükümlülüğün zamanla insanlarda soyaçekimsel bir mülkiyete dönüştüğüdür. Buna göre, dıştan bir zorlama olmaksızın kendiliğinden içgüdüsel baskılamalara başvuran bir çocuk, bu davranışıyla uygarlık tarihinin bir parçasını yineler. Bugün içsel bir engelleyiş kimliğinde görülen bu durum, belki ilk çağlarda bir dış zorunluluk olarak kendini açığa vurmuştu; aynı şekilde, bugün genç bireylerin karşılaştığı uygarlık yükümlülükleri, belki zamanla içsel baskılama yatkınlığına(dispozisyon) dönüşecektir.