Bir yandan gün geçtikçe artan göçmen nüfusu, diğer yandan tırmanan ırkçılık ve göçmen karşıtlığıyla beraber Londra özelinde Avrupa’nın yeni çehresini etraflıca çizen çok başarılı bir ilk roman “Deli ve Öfkeli Şehrimizde”.
Dünyanın farklı noktalarından İngiltere’ye göç etmiş, Londra’nın kenar mahallelerinde yaşayan, farklı kültür ve inançlara sahip üç gencin hayatının iki gününe tanık oluyoruz. Anlatım o kadar gerçek, o kadar içeriden bir gözle aktarılıyor ki okurken siz de bu iki günü karakterle beraber yaşıyormuşsunuz gibi hissediyorsunuz. Ayrıca yazar, ele aldığı konuya da kurguya da tüm detaylarıyla öyle hakim ki bu kısacık zaman zarfında karakterlerin iç dünyasına, kimlik çatışmasına, ırkları ve inançları başta olmak üzere tüm bagajlarına sanki onları uzun zamandır tanıyormuşçasına vakıf oluyorsunuz.
Karakterlerin oldukça farklı kökenlerden gelmesiyle zenginleşmiş roman. İrlanda’dan göç eden gençle IRA’ya ve İrlanda meselesine gidiyoruz. Karayipler kökenli ve ikinci jenerasyon göçmen olan gencin hikayesiyle siyahilerin ırkçılıkla mücadelesinin tarihine tanıklık ediyoruz. Pakistan kökenli Müslüman gençle de bu kez bambaşka bir inanç ve kültürün dinamikleri işin içine giriyor. Yer yer karakterlerimizin anne babalarının sesini de duyuyoruz; böylece birinci nesil göçmenlerin yaşadıkları hakkında da fikir sahibi oluyoruz. Bunun yanında, karakterlerin ailevi meseleleri gibi hayatlarının başka alanlarına da değinilmesi onları hem boyutlandırıyor hem de okura daha da yakınlaştırıyor.
Her karakterin hikayesini kendi ağzından anlatmayı seçmiş yazar, bunu yaparken de her birininin dünyaya bakışını, üslubunu ve iç dünyasını yansıtmak konusunda çok başarılı bence. Varoşların kültürünü olduğu gibi, tüm gerçekliğiyle anlatmak istemiş; kullandıkları dil, dinledikleri müzik