Eski zaman insanlarını düşünüyorum. Dünyaları küçüktü/ dardı . Gidebildikleri en uzak yer; en yakın köy ya da şehirdi. Bizlerse dünyamız genişledikçe, kalabalıklaştıkça yalnızlaşıyoruz. Samimiyeti bulamıyoruz, sevgiyi bulamıyoruz ve yalnız kalmak iyi geliyor çoğu zaman . Kendi adıma çok hüzünlü buluyorum bu durumu :((
Haklisiniz Ipek Hanım. Dünyamız büyüdükçe yeni insanlar tanıyoruz, insanların iyileri olduğu kadar kötüleri de var. Az ama öz dostluklar edinip kendi dünyamızı minimalize etmekte fayda var.
Sosyal medya, tüketim yarışını da arkasına alarak kıskançlığı kışkırtan bir iklim yaratıyor. Hepimiz gıpta ve kıskançlık yaratacak, görünür olmasını istediğimiz, en güzel taraflarımızı koyuyoruz sosyal medyaya. Ideal benliklerimizle orada yer alıyoruz. En güzel taraflarımızla kendimizi yansıtarak, kendimize bir imaj yontuyoruz âdeta. 0 imaj, bir hakikate denk düşmüyor çoğu zaman. Biz kendimizde ne olduğuna, kendimizi nasıl geliştirebileceğimize bakmalıyız. Bu, haset duygusuyla mücadele etmenin en güzel ve en sağlıklı yolu. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı'nda “Herhangi bir kimsenin haset duyduğu şeyin, katiyen onun istediği şey olması şart değildir. Kardeşine bakan küçük çocuğun hâlâ memeye ihtiyacı olduğunu kim söyleyebilir? Herkesin bildiği gibi hasedi doğuran genellikle haset duyanın hiçbir işine yaramayacak mallara bir başkasının sahip olmasıdır, üstelik o bunların hakiki niteliğinin farkında bile değildir. Hakiki haset böyledir. Öznenin sararıp salmasına yol açar," tespitini yaparken, günümüzün teşhirci-röntgenci arzu mimarisine de ışık tutuyor.