Maria Montessori’nin biyografisini okumak, onun kişiliği konusunda beni beklemediğim şekilde şaşırttı.
Daha metodolojik, bilimsel bir zihinle karşılaşmayı umuyordum ama okudukça, inançlarının peşinden giden, uç bir karakter olduğunu hissettim.
Bana göre çalışmalarında bilimsel temelden çok, kendi inançları ve yaşadığı dönemin koşulları etkiliydi.
“Çocuklar sessizliği sever, tatlı istemez, doğaları gereği düzenlidir” gibi sözleri bana gözleme değil, politik bir düzene hizmet eden hayallere dayanıyor gibi geldi.
O dönemde İtalya’da disiplinli, itaatkâr, üretken vatandaşlar yetiştirme düşüncesi hâkimdi.
Montessori’nin “sessiz ve düzenli çocuk” anlayışı da bu idealle örtüşüyordu.
Kadın olduğu için değil, uç bir karakter olduğu için dikkat çektiğini düşünüyorum.
Montessori ile Aidin Salih arasında benzer bir kişilik örüntüsü seziyorum:
farklı alanlarda olsalar da ikisi de bilimi kullanıyor ama bilimin gerektirdiği şüpheye yer bırakmadan, kendi doğrularını mutlaklaştırıyorlar.
Montessori’nin çocuklarla bu kadar ilgiliyken kendi çocuğunu bırakmış olması beni en çok şaşırtan şey oldu.
Bu yönü, söyledikleriyle yaşamı arasında bir mesafe olduğunu hissettirdi bana.