Kör bir adam gibi el yordamıyla
Yolumu bulmaya çalışırken topraklarımda,
Adımlarıma yön verecek parmaklıklar yoksa da
Vardır senin gülünün büyümesi evimde
İçimde büyümeyi sürdürüyorsun
Kitap, hazzın doyumuna ulaştıktan sonra ruhsal açıdan tükenmiş olan Frank’in, daha fazlasını arzuladığı sapkın bir arayışta gizemli bir kutu aracılığıyla Cenobitler olarak bilinen varlıklarla temas kurmasıyla başlıyor. Ancak bu temas beklentilerinin aksine geri dönüşü olmayan bir yıkımı beraberinde getiriyor. Parçalanmış bedeniyle var olmaya çalışan Frank, aşığı Julia’nın giderek derinleşen saplantısı ve etrafındakilerin tanıklıklarıyla örülü bir hikayeyi keşfetmeye başlıyoruz böylece.
İthaki’nin Karanlık Kitaplık serisine yakışır bir atmosfere sahip olmasının keyfiyle, kitabın ruhunu destekler bir playlist açıp tek oturuşta bitirdim ve işleniş biçimi eleştiriye pek müsait olsa da bütüne bakınca yaşattığı okuma deneyimini sevdim ben.
Yazar, okuru huzursuz eden bir atmosfer kurmayı başarmış bence. Hikaye başlangıçta Frank’in yaşadığı dehşetin derinliklerine inecekmiş gibi bir beklenti yaratmasına rağmen, gelişme bölümünde odağını ondan çekerek Julia’nın trajedisine yöneltiyor; bu noktada anlatı korkunun dozunu artırmak yerine adeta yönünü değiştiriyor. Karakterler arası ilişkiler aniden ön plana geçiyor, o gotik ve grotesk atmosferin yoğunlaşmasını bekleyen kişilerce bu durum can sıkıcı olabilir fakat Julia’nın giderek artan saplantısı, en az doğaüstü unsurlar kadar rahatsız edici bir seyirde ilerledi bence. Bana da şunu düşündürdü, ana karakter gerçekten her zaman en büyük acıyı yaşayan kişi olmak zorunda mıdır? Bazen o korkunçluğa tanıklık eden olmak, yaşanan dehşeti çok daha farklı, belki de daha çirkin bir noktaya taşıyabilir. Korku hissi bir noktada geri planda kalırken, anlatı çok daha karanlık, çok daha rahatsız edici bir boyuta evrildi o sebepten bence.
Yine de şöyle bir durum var ki, bariz bir eksi gibi hissettiriyor. Frank’in başına gelen şeyin bir