İşin gerçeği aile yaşamından hoşlanmıyor olmasıydı. İnsan işte böyle durumlarda kendisine insan ne için yaşar diye soruyordu. İnsan niye insan ırkı yürüsün diye bu kadar zahmete katlanıyordu? Bu çok mu istenen bir şeydi? Tür olarak çok mu çekiciyiz? Şu dağınık oğlanlara bakınca pek de öyle olmadığını düşündü.
Lily Briscoe onun, gidenin arkasından gitmenin imkansız olduğu, ama geride kalanların bu gidişi ürpererek, en azından bakışlarıyla ufukta yelkenleri kaybolana kadar izlenen bir gemi gibi izlemek istedikleri, kimseye ait olmayan o bilinmeyen yere doğru sürüklenişini izledi.
...ve onlar yatmaya gidince insan rahatlıyordu. Çünkü artık kimseyi düşünmesine gerek olmuyordu. Kendisi olabiliyor, kendisiyle kalabiliyordu. Şu sıralar da sık sık bu ihtiyacı duyuyordu -düşünmek ihtiyacını; aslında düşünmek bile değil. Konuşmamak; yalnız olmak.