Fatih Sultan Mehmet’i sadece bir fatih olarak anlatmak, onu eksik bırakmaktır. O, aynı zamanda kitap toplayan, diller öğrenen, farklı düşünceleri sarayında bir araya getiren bir zihnin sahibiydi. İstanbul’u fetheden bir komutandan çok daha fazlasıydı; o şehri bir ilim ve kültür merkezine dönüştürmek isteyen bir akıldı. Antik metinlere duyduğu ilgi, coğrafyaya ve haritalara merakı, farklı inanç ve fikirleri dinlemeye açık oluşu, onu kendi çağının ötesine taşıyan özelliklerdi.
Ama asıl mesele burada başlıyor: Bir hükümdarın entelektüel derinliği, tek başına bir medeniyetin kaderini değiştirmeye yetmez. Fatih döneminde düşünce hareketlenmiş, tartışma ortamı oluşmuştu; ancak bu hareketlilik kalıcı kurumlara dönüşemedi. Medreseler bilgi aktaran yerler olarak kaldı, bilgi üreten yapılara evrilemedi. Avrupa’da aynı yüzyıllarda doğan Rönesans, bireysel merakın ötesine geçip kurumsallaşırken, Osmanlı’da bu süreç yarım kaldı.
Belki de bu yüzden Fatih’i anlamak, sadece geçmişi değil bugünü de anlamaktır. Çünkü onun hikâyesi bize şunu sorar: Bir toplumda düşünce ne zaman gerçekten kök salar? Büyük zihinler ortaya çıktığında mı, yoksa o zihinleri sürdürecek yapılar kurulduğunda mı?