...başkaları dediğimiz bu insanlar onunla konuşurken ya da onu konuşmaya, gülmeye, bakmaya teşvik ederken bir an bizim de orada olduğumuzu unutsunlar ki biz de onlar babamızı nasıl tanıyorlarsa yani onlar için babamız neyse biz de onu görebilelim. başka biriydi. ama nasıl? bunu bilemezdik. babamız, bizim orada olduğumuzu anıtsatmak için hemen eliyle ve gözleriyle bir işaret yaptı. ve bu küçük gizli işaret anında derin bir uçurum açtı içimizde. bize bu kadar yakın olan şey şimdi bir sıçrayışla uzaklaşmış ve orada bir yabancı gibi görünmeye başlamıştı. ve hayatımızın paramparça olduğunu hissediyoruz; hala o adama değil bağlı kaldığımız o tek nokta hariç. ve bu nokta da utanç verici. doğumumuz, o yabancının hayatından tamamen kopuk, sıradan bir vaka gibi öngörülmüş olsa da aslında istem dışı bir davranışın kanıtı, bir eylemin meyvesi –ya da her ne ise– olsa da utanç duyuyoruz, öfke ve neredeyse nefret uyandırıyor işte. tam anlamıyla nefret değilse bile babamızla göz göze geldiğimizde, onun bakışlarında bu durumdan duyduğu rahatsızlığı görebiliyoruz. düşmanca bakışlarımızı üzerine dikmiş orada dimdik ayakta duran bizler, onun bir anlık ihtiyaç ve zevkinin beklenmedik sonucundan ibarettik; bilmeden ektiği otu şimdi karşısında dimdik durmuş salyangoza andıran pörtlek gözlerle ona bakıyor, onu yargılıyor ve tamamen kendi isteği gibi, özgürce, başka biri, bizden de başka biri olmasını engelliyordu.