Bir kaplanın sıçrayışları kadar ani, ara sıra vuran sarsıntılarla, karanlık sırtını kabartarak çıkıyor denizden hayat. Bağlı olduğumuz şey bu işte; vahşi atlara zincirli bedenler gibi bağlıyız buna. Boşlukları doldurup çatlakları gizlemek için birtakım yollar bulduk yine de.
Su birikintisinin yanına vardım. Öbür tarafa geçemedim. Yıkıldı kimliğim. Biz bir hiçiz, dedim ve düştüm. Bir tüy gibi savruldum, tünellerden aşağı sürüklendim. Ayağımı dikkatle karşıya geçirdim sonra. Bir tuğla duvara dayadım elimi. Acılar içinde geri döndüm; su birikintisinin gri, soluk boşluğundan tekrar geri çektim kendimi bedenime. İşte, sürdürmek zorunda olduğum hayat bu benim.
Varlığımın akışında bir engel var; derin bir akıntı ittiriyor, zorluyor onu; sarsılıyor; dürtülüyor; merkezindeki düğüm direniyor. Ah, acı, ıstırap bu!
Yalnızken hiçliğe düşüyorum çoğu zaman. Dünyanın kıyısından hiçliğe düşmeyeyim diye, itmeliyim ayağımı gizlice. Kendimi bedenime geri çağırmak için, sert bir kapıya vurmalıyım başımı.
Ama bir hiçim burada ben. Yok bir yüzüm. Her biri kahverengi, yünlü elbiseler giymiş bu koca topluluk kimliğimi çaldı benden. Duygusuzuz hepimiz, kimsesiziz. Bir yüz arayacağım, dingin, görkemli bir yüz; bilgelikle donatacağım onu ve bir tılsım gibi taşıyacağım elbisemin altında, sonra da (söz veriyorum) birbirinden çeşitli, değerli hazinelerimi sergileyebileceğim bir dere bulacağım ormanda. Söz veriyorum kendime. İşte böylece ağlamayacağım.