Bu roman benim için sadece yayımlanan ilk çevirim olduğu için değil, farklı nedenlerle de özel bir yere sahip.
Dalgalar, kaçamadığımız o hayat döngüsünü, durduramadığımız o dişli çarkı anlatıyor. Zaman ilerledikçe, bastığımız yerin de ayaklarımızın altından yavaş yavaş kayıp gittiğini hissettiren bir anlatı bu. Woolf, tek bir sesle değil, birçok farklı sesle, birçok farklı bakışla yapıyor bunu. Benzer dalgalar, benzersizce vuruyor farklı insanları. Hepimiz aynı denizdeyiz belki ama hiçbirimiz aynı kişi değiliz.
Ve o ortak gerçek, o kaçınılmaz son -ölüm- her birimizin hikâyesinde başka bir yankı buluyor.
Woolf’un dili kadar suskunluğu da çok güçlü; kelimeler kadar onların çevresinde örülen sessiz duygu ağı da anlatıyor her şeyi. Dalgalar'ı okumak, titrek bir rüyanın içinde süzülmek gibi. Bu rüya hem tanıdık, hem de bir yandan rahatsız edici. Karakterlerin aynı akıntıda farklı biçimlerde sürüklenmelerini izlemek, kendi hayatındaki görünmez bağları hatırlatıyor insana.
O çark hâlâ dönüyor, deniz hâlâ dalgalanıyor ve biz hâlâ oradayız; belki biraz daha farklı bir biçimde.