Kendini uğradığı hallere mâhkum eden insan, ilk gördüğü hava durumunu gökyüzünün kendisi zannedene benzer; "kendi"ni unutur, gökyüzü gibi hep hazır bekleyen özünden umudu keser.
Sadece tavsiye etmeye ayarlı bir aklın dili üstencidir. Küçümsediği diğer akıllara kendini kapatır, içine yeni veri girmeyince, zaman içinde kendisi de küçülür. Tavsiyeleşmekte, mukabele vardır. Ben sana tavsiyede bulunurken senin de bana tavsiyede bulunmana açığımdır. İkimizin aklı birbirine açıktır. İkimiz de kabul ederiz ki "hakikat benim bildiğimden ibaret değil." Bildiklerimizin çeperi dışında bilmediklerimiz vardır. Biliriz ki bilmediklerimiz, bildiklerimizden çok fazladır. Her şeyi bilemeyeceğimizi baştan kabul ederiz. Bildiğimizin, her şey olmadığını bilmenin tatlı mahcubiyetiyle yaşarız. Bilmediğimizi biliriz; işte "hak" budur. Bildiklerimizin sınırlılığını kabul ederiz, bilmediklerimizle yüzleşmeye hazır hâlde bekleriz, başlangıçta aklımıza ters gelen fikirleri tartmayı göze alırız; işte "sabır"dır bu.
Salisburyli John'un düşüncesinde cehalet, salt epistemolojik bir eksiklik olmanın ötesinde ahlaki çöküşün yapısal nedenidir. Onun analizinde dalkavuklar, iftiracılar ve açgözlüler gibi yozlaşmış aktörler yalnızca bireysel suçlular değil toplumsal dokuyu tahrip eden sistemik tehditler olarak belirir.
Hatta çoğu insan sağ kalma tutkusu nedeniyle birçok acı çekmeye razıdır. Çünkü insan yaşamın kendisinde belli bir mutluluk ve canlı olmanın iyi bir şey olduğu duygusunu bulur.
Öldürürsem bunları Zeus'la senin, ikinizin yardımıyla,
nereye kaçar sığınırım, bunu düşünsene bir."
Karşılık verdi ona gök gözlü Athene, dedi ki:
"Vah zavallı, kimi insan kendinden değersiz bir dosta güvenir,
çünkü ölümlüdür o ve çok şeye ermez aklı,
ama ben bir tanrıçayım ve hep koruyacağım seni
başına gelecek bütün dertlerden ve belalardan.