İçim bomboştu. Yani gövdem de bomboştu. Başkalarının öğrettiği, ezberlediğim, anlamlarını bilmediğim sözcüklerle konuşur gibiydim.
Neyse, ne önemi var, bitkiden, taştan, topraktan, insan, herhangi bir insan durumuna gelmiş olmanın? (Eğer böyleyse, bir gün aynı tılsımla, kendime, taşa, toprağa; çiçeksem, çiçeğe dönüşürüm olup biter.)
Buraya, nerden, nasıl düşmüş olmamın da önemi yok!
İster tekneyle uzak denizlerin birinde batıp, kurtulmuş bir kazazede olayım,
ister kendimin ya da başkalarının sürgünü, hükümlüsü.
İster trenle
ister kağnıyla
ister yalınayak gelmiş olayım buraya.
Neyi değiştirir?
Ben oradaydım, dilinden anlamadığım insanların arasında.
Dilimden çok az kimselerin anladığı insanların arasında.
Gökyüzüne yakın bir dağ başında.
Önemli olan, önemli de değil, gerçek olan, tek gerçek olan buydu.
Bunu anladım.
Anladıktan sonra da, artık geçmişi bilmek, eski günleri anımsak istemedim.
Ansıdığım yalnız adımdı.
Bir sabah ezanıyla kulağıma fısıldanmış, anlamsız bir sözcük: Adım.
Bazı durumlarda bu bile yeter.
Başkalarının deneylerinden yararlanmasını bilen, ders almasını bilen okuyucu, sana sesleniyorum:
Öyle durumlar olur ki, adını, öz adını ansıman bile yeterlidir. Bir çiçeğin adı bile yeterlidir. Sevdiğinin (yani bir başka insanoğlunun ya da kızının) adı çok yeterlidir. Bu senin yaşama nedenin bile olabilir.