İsmail profil resmi
İsmail kapak resmi
Araştıran,sorgulayan,eleştirel akılcı, tek önderi Atatürk, Kemalist, Ate
"Tanrı'nın tek kusuru olmamasıdır." Stenhdal
Çevre mühendisi
Lisans
balıkesir
282 okur puanı
09 Tem 2018 tarihinde katıldı.
Araştıran,sorgulayan,eleştirel akılcı, tek önderi Atatürk, Kemalist, Ate
"Tanrı'nın tek kusuru olmamasıdır." Stenhdal
Çevre mühendisi
Lisans
balıkesir
282 okur puanı
09 Tem 2018 tarihinde katıldı.
  • Sabitlenmiş gönderi
    200 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Stephen Hawking gibi büyük bir dahiyi anlatmadan yapılan bir incelemenin, çok güdük kalacağını söyleyerek incelememe başlamak istiyorum. Yine kitap ile yapacağım inceleme spoiler içerebilir, o yüzden bunu dikkate alarak okumanızı tavsiye ederim. Stephen Hawking, Einstein'den bu yana en parlak fizikçi kabul edilir. Hawking 21 yaşında motor nöron hastalığına yakalanmıştır. Doktorlar tarafından kendisine 2 yıl ömrü kaldığı söylenmesine rağmen , o asla pes etmemiştir. Önce Gonwille ve Cauius College'de öğretim üyesi oldu, daha sonra Newton'un 1663 yılında sahip olduğu kadro olan olan Lucas matematik ve Fizik profesörlüğü ünvanını aldı. Otuz yıl boyunca bu görevi sürdürdü. Çok sayıda onur ödülü aldı. (Bildiğim kadarıyla 12 ödül aldı.) Hawking aynı zamanda Kraliyet Derneği ve Abd Bilim Akademesi üyeliği yapmıştır. Hawking'in yazdığı kitaplardan bazıları ise sırasıyla şunlardır. Büyük Sorulara Kısa Yanıtlar, Zamanın Kısa Tarihi, Kara Delikler, Büyük Tasarım, Zamanın ve Uzayın Doğası, Zamanın Kısa tarihi , Zamanın Daha Kısa Tarihi , Aforizmalar , Ceviz Kabuğundaki Evren , Benim Kısa Tarihim , Zamanın resimli kısa tarihi. Eğer bilime, fiziğe ilgili iseniz ,evrenin nasıl oluştuğunu merak ediyorsanız yukarıda yazdığım Hawking kitaplarınıda okumanızı tavsiye ederim. Neyse biz dönelim Büyük Sorulara Kısa Yanıtlar kitabımıza... Hawking bu kitabında şu 10 temel soruya yanıt arıyor.
    1. Tanrı var mı ?
    2. Herşey nasıl başladı?
    3. Evrende bizden başka akıllı yaşam var mı?
    4. Geleceği öngörebilir miyiz
    5. Bir kara deliğin içinde neler var?
    6. Zamanda yolculuk mümkün mü?
    7. Dünyada hayatta kalmayı sürdürebilecek miyiz?
    8. Uzayda kolonileşmeli miyiz?
    9. Yapay zeka bize üstün gelecek mi?
    10. Geleceği nasıl şekillendiriyoruz?

    Stephen Hawking yukarıdaki soruları yanıtlamadan önce neden büyük sorular sormalıyızı yanıtlamış kitabında. Hawking kendisinin bir bilim insanı olduğunu , fiziğe, kozmolojiye, evrene ve insanlığın geleceğine ilişkin derin bir ilgisi olduğunu ve ailesinin kendisine bilimin bizlere sunduğu pek çok soruyu araştırıp bunlara yanıt aramak için yetiştirildiğini söylüyor. Hawking bir çocuğun yetiştirilmesinde eğitimin ne kadar önemli olduğunu bizlere hatırlatıyor. Özellikle Stephen Hawking kuramsal fizik alanında yaptığı çalışmaları asla yeterli görmüyordu. Bu konuda bilim dünyasına , küresel çalışmalara katkı sağlamak istiyordu. Stephen Hawking okulda kendisine arkadaşları tarafından Einstein lakabı takıldığını (ne kadar güzel bir lakap ) ancak ders notlarının çok iyi olmadığını bize söylüyor. Yani demem o ki çocuklarınız okulda dersleri iyi değilse bu onların dahi olmayacağı anlamına gelmiyor. Okulu çok dikkate almayın yani . Çocuğunuzun yeteneklerine bakın. Einstein , Hawking gibi insanları düşünün biraz. Neyse biz dönelim yine incelememize.
    Okulda arkadaşları ile tartıştıkları büyük sorulardan biri de evrenin başlangıcı (aslında yanıtını bilime meraklı herkesin merak ettiği soru) ve bu başlangıçta bir Tanrı'nın müdahalesi var mı , yok mu? Stephen Hawking ALS hastalığını öğrendikten sonra ve hastalığı iyice ilerledikten sonra bir süre doktora çalışmalarına ara veriyor. Ancak daha sonra hastalığının ilerlemesi yavaşlayınca, çalışmalarına yeniden başlıyor. "Yaşamın olduğu yerde umut da vardır" diyerek. Asla pes etmiyor ve umudunu kaybetmiyor. Bu sırada yeni tanıştığı ve daha sonra evlendiği Jane ona çok yardımcı oluyor. 1965 yılında evleniyorlar. Stephen Hawking'in bu evlilikten üç çocuğu oluyor. Çocuklarına da her zaman büyük sorular sormayı aşılıyor. 1974 yılında Kraliyet Derneğinin üyesi seçiliyor. Üye seçildiğinde araştırma görevlisi idi. Üç yıl içinde profesörlüğe seçiliyor. Kara delikler üzerine yaptığı çalışma (Hawking Işıması) her şeyin kuramını keşfedeceğimize dair ona umut vermişti. Burada aslında kısaca Hawking Işımasından da bahsetmek isterim." Uzaydaki kara delikler, çok büyük sönmüş yıldızlardır ve çekim güçleri nedeniyle ışığın bile dışarı kaçamadığı kabul edilir. Hawking, evren Büyük Patlama ile oluşurken mikro kara deliklerin meydana geldiğini, bunların az da olsa parçacık ve ışığın kaçmasına izin verdiğini açıklar. Bu nedenle, mikro kara deliklerden çıkan ışınlara Hawking Radyasyonu ya da Hawking Işıması adı verilir."
    1979 yılında Newton ile Paul Dirac'ın bulunduğu Lucas matematik profesörlüğüne seçilir ve bu O'nun moralini yükseltmiştir. 1985 yılında Stephen Hawking'in hastalığı iyice ilerlemiştir. Artık konuşamamaktadır Hawking. Ancak Walt Woltosz adında bir bilgisayar uzmanı ona bir bir bilgisayar programı vasıtasıyla tekerlekli sandalyeden, bilgisayar ekranında bulunan bir menüden elinde bulunan bir düğmeye basarak sözcükleri seçmesine olanak sağlıyordu. Daha sonra ise İntel firması tarafından geliştirilen bir sistemle ve gözlüğünde buluna küçük bir sensörün yanak hareketlerini algılaması ile kontrol ettiği acat adında bir program kullanarak konuşmasını sağladı. Stephen Hawking kendisinin sorduğu soruların kendisinde yarattığı heyecanın ve onda yarattığı heyecanı anlayabilmek ve bu yoldaki arayışın onda yarattığı coşkuyu paylaşabilmek, O'nun temel amacıdır. Yani Hawking bu sorulara yanıt bulabilmek ve onları insanlarla paylaşıp ,insanların aydınlanmasını sağlamak istiyor. Tıpkı bir aydın sorumluluğu gibi. Gelelim efendim bu temel sorulara Hawking'in verdiği yanıtlara . Aslında burda hepsini tek tek ,bu soruların yanıtlarını incelemek istemiyorum. Çünkü kitap hakkında ve bu soruların yanıtları hakkında çok bilgi vermiş oluruz. Sadece önemli gördüğüm en önemli iki soruya hepsi de önemli gerçi ama bu ikisinin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu soruların yanıtı aslında bir çok şeyinde anlaşılmasını sağlayabilir. Tanrı var mı ve Herşey Nasıl Başladı? İnsanlığın yüzyıllardır yanıtını aradığı , sorguladığı bir soru aslında. Stephen Hawking aslında net olarak şunu söylüyor. Benim Tanrı ile ( aslında olmadığını gayet net biliyor ve açıklıyor) alıp veremediğim bir şey yok. Herkes istediği şeye inanmakta özgürdür diyor ama ben ne Tanrının ne cennetin, ne de cehennemin olduğuna inanmıyorum. Herşey ama kesintisiz herşey doğa yasaları ile olmuştur diyor. Bu yasaların keşfedilişinin insanoğlunun en büyük başarısı olduğunu söylüyor. Temel soru şudur . " Evrenin başlama şekli , bizim anlayamayacağımız nedenlerden Tanrı tarafından mı seçildi yoksa bir bilim yasası tarafından mı belirlendi ? Ben bilim yasalarına inanırım diyor Hawking . Aslında söylemi gayet net ve açık. Sorulardan biriside şu(benim sorduğum bir soru bu aslında).Eğer başlangıç Tanrı tarafından yaratıldıysa , başlangıç öncesinde bir Tanrı'nın olması gerekmiyor mu? Ya da Tanrı ne zaman doğdu ?(Bu da onu kim yarattı sorusunu akla getirir) bunlara asla bir yanıt bulamazsınız . Hawking bize net olarak evrenin başlangıcını bilim yasaları ile açıklıyor. Evrenin başlangıcının büyük patlama ve kozmik genişleme ile ilgili olduğunu bize net olarak söylüyor. İkinci sorusuna yanıtı ise bize evrenin başlangıcı ile net cevaplar veriyor. Evrenin genişlemesinin keşfi 20. yüzyılda oldu. Bunun keşfi evrenin başlangıcına ait tartışmaları tamamen değiştirdi. Galaksiler günümüzde birbirinden uzaklaşıyorsa geçmişte birbirine daha yakın olmalıdır. Dolayısıyla herşeyin uzaydaki aynı noktada bulunduğu söz konusu zamanda başlamış gibi görünüyor. Stephen Hawking bize evrenin başlangıcını bilim temelinden anlamaya çalışmalıyız diyor. Stephen Hawking ve Roger Penrose Einstein'ın genel görelilik kuramından hareketle , evrenin bir başlangıcı olması gerektiğini gösteren geometrik teoremi kanıtlamayı başardılar. Hawking'e göre matematiksel bir teoreme karşı çıkmak oldukça zordur. Hawking ve Penrose'un teoremleri evrenin bir patlamayla ,eşdeyişle evrenin tamamının ve içindeki herşeyin sonsuz yoğunluktaki tek bir noktaya sıkıştığı , bir uzay zaman tekilliğiyle başladığını gösteriyordu. (bakın buralarda hiç bir Tanrının etkisi yok) Evrenin son derece yoğun bir başlangıcı olduğu fikrini destekleyen gözlemsel bir kanıt 1965 yılında , uzaydaki zayıf mikrodalga alanının keşfedilmesiyle birlikte geldi. Evenin genişlemesiyle ışıma , bugün gözlemlediğimiz sönük kalıntısına gelene dek soğumuştur. Hawking'e göre evrenin başlangıcını anlamak için Genel Görelilik Kuramı ile Belirsizlik İlkesinin birleştirilmesi gerekir. Hawking'in söylediği bir başka şey , evrenin başlangıcına bir olasılık atfetmek gerekir. Dolayısıyla evren , her biri kendi olasılığını içeren çok sayıda olası geçmişe sahip olmalıdır. Evrenin bir çok geçmişe sahip olduğu fikri , halihazırda bilimsel bir gerçek olarak kabul edilmektedir. Bunun mucidi ise Richard Feynman'dır. Feynman'ın fikri geleceği öngörmek adına da iyi çalışır. (Aslında bu soru Hawking'in geleceği öngörebilir miyiz sorusuna da yanıt olabilir .) Bilim adamları günümüzde Feynman'ın Çoklu Geçmişler kuramı ile , Einstein'ın Genel Görelilik Kuramını bir araya getirmeye çalışıyorlar. Hawking'in üzerinde durduğu bir başka önemli kuram ise, M Kuramı. Bütünlüklü bir birleşik kuram için en iyi adayda M kuramı ,evren için oldukça çok sayıda geçmişe izin verir. Bu kuram 5 farklı sicim kuramını birleştirmiştir. 10 yerine 11 boyutlu bir evren resmi ortaya koymuştur. Şu an bilinen 3 boyutlu evrenimizi, çok daha büyük ölçülerde daha fazla boyuttan oluşan bir uzay-zaman içinde dolaşan üç boyutlu bir zar olarak tanımlamaktadır.

    Sonuç olarak Hawking'in Büyük Sorulara Kısa yanıtlar kitabını okuyarak O'nun yanıt aradığı soruların aslında çok önemli sorular olduğunu bizleri gayet net bir şekilde sorgulattığını ve aydınlattığını söyleyebiliriz. Eğer bilime, fiziğe , kozmolojiye biraz merakınız varsa ve bu soruların yanıtlarını merak ediyorsanız şiddetle okumanızı tavsiye ederim. İncelemem biraz uzun olsa da bir nebze insanları aydınlatmak görevimizi yerine getirdiğimizi düşünüyorum. Keyifli okumalar.....
  • 2020
    59/75
    79%
    59 kitap
    14,6bin sayfa
    5 inceleme
    423 alıntı
    4 günde 1 kitap okumalı.
  • 110 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
  • İsmail tekrar paylaştı.
    568 syf.
    Geçmiş silinmekle kalmıyor, silindiği gibi unutuluyor, sonunda da yalan gerçek olup çıkıyordu.

    1984/ George Orwell
    __________

    Sinan Meydan’ın giriş kısmına Orwell‘dan aktardığı pasaj, yukarıdaki cümleyle bitiyor. Yazarın kitabı yazma amacı da kısaca bu cümleyle özetlenebilir. Atatürk ve devrimler hakkındaki artık duymayan insanın kalmadığı birtakım iddialara cevap niteliğinde bir kitaptır. Bunu yaparken çeşitli kaynaklardan faydalanılmış, buna ek olarak tabi ki yazarın kendi çıkarımları, yorumları da bulunmaktadır. Yazara yapacağım ilk eleştiri, cevapları verilen iddiaların tarihteki veya günümüzdeki sahiplerine karşı kullandığı nahoş ifadelere olacak: Bence, bir tarihçi kitabında sokak ağzıyla konuşmamalıdir; düpedüz yalan, iftira attığını düşündüğü insanlara karşı bile üslubunu ayarlamalıdır. İnsanlık haliyle sinirlenebilir. Biz de sanal ortamda veya gerçek hayatta birtakım insanlara veya olaylara sinirleniyoruz. Bunun sonucunda nahoş ifadelerde bulunabiliyoruz. Bunu bir noktaya kadar anlayışla karşılayabiliriz. Ancak bir tarihçi eserini kaleme alırken sokak kavgası atmosferi yaratmamalı, üslubuna dikkat etmelidir. Necip Fazıl’ın da bu yönde üslubunu beğenmemiştim. Ona bu yönde eleştiride bulunduğum halde, burada Sinan Meydan’a bir eleştiri yapmazsam kendi iç huzurumu zedelerdim. İkinci eleştirim, yazarın neredeyse her bölüm sonunda güncel politik isimlere yönelik göndermelerine olacak. Ancak, kitabının temasından dolayı bu, anlaşılabilir bir durumdur. Sadece benim okurken hoşuma gitmedi. Çünkü, bence bir tarihçi eserini salt bir döneme hitap edecek şekilde değil, evrensel bazda düşünerek de yazmalıdır. Üçüncü eleştirim, yazarın hedef kitlesine olacak. Eğer hedef kitlesi, genel manada Atatürkçüler ise bir noktaya kadar üslubunu anlarım lakin hedef kitlesine, cevaplar verdiği iddialara inanan insanlar da dahilse, beş yüz küsur sayfalık ciddi bir çalışma ürünü olan bu kitabının, amacına varması maalesef pek mümkün değildir. Ülke, kutuplaşma altında ve iki kutbun arasındakileri kazanmak öncelik olmalı, lakin kullanılan üslup sonucunda bu insanlar halihazırdaki güncel toplumsal/siyasi atmosfer ile yakın çevrelerinin etkisiyle yazarın istemeyeceği kutba doğal olarak yöneleceklerdir. O halde, ister istemez benim aklıma yazarın hedef kitlesi mensubu olduğu kutuptaki insanlar mı sadece, sorusu gelir. Böyleyse bu insanlar zaten ele alınan iddialara inanmıyorlar, haliyle bu kitap, mevcut güncel toplumsal/siyasal atmosferin yarattığı kutuplaşma pastasından bir pay alma çabasından öteye gitmeyecektir. Olumlu eleştirilerim ise kısaca şunlar: Yazarın ciddi bir çalışma yaptığı ortadadır. Bolca kaynak kullanılmıştır. Yine bu kaynaklara dikkat edilmelidir, yani bir yazar bolca kaynak kullanıyor diye hemen onun her yorum, çıkarımına hemen katılmamak da gerekiyor. Yazarın yorum ve çıkarımları, genel manada mantıklı, tutarlıdır. Böyle olmayıp, oldukça zorlama birtakım yorum ve çıkarımları da bulunuyor, bunlara birazdan daha detaylı değineceğim. Benzer özellikte benim okuduğum Turgut Özakman’ın çalışmaları ve takip ettiğim Cengiz Özakıncı’nın çalışmaları mevcuttur. Bunlara Sinan Meydan’ın bu kitabı da genel manada güzel bir ekleme olacaktır.
    __________

    "Lozan'da onursuz bir barış imzaladık. Bu İngiltere'nin şimdiye dek imzalamış olduğu antlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu ve en kötüsüdür. "

    İngiliz Sir Andrew Ryan
    __________

    En meşhur iddia, Lozan’ın hezimet olduğu iddiasıdır. Lozan’da Batı Trakya, Musul, On İki Ada, Ege Adaları, Kıbrıs ve başka bazı yerler de kaybedildiği için bu anlaşma bir başarısızlıktır deniliyor. Buna ek olarak, halifeliğin de İngilizlerin zorlamasıyla kaldırıldığı iddiasını bunun içine alabiliriz. Buna kitabın 484. sayfasından şu parafı yanıt olarak verebiliriz: “Türkiye Batı Trakya'yı, Ege Adaları'nı ve On İki Ada'yı 1923 yılında Lozan Antlaşması'yla kaybetmemiştir. Türkiye, Batı Trakya'yı, On İki Adayı ve Ege Adaları'nı Lozan'dan 10 yıl kadar önceki Uşi (1912), Bükreş (1913), Londra (1913), Atina (1913) antlaşmaları ve Büyükelçiler Konferansı (1914) ile kaybetmiştir. Türkiye, Lozan'da sadece Meis Adası'nı kaybetmiştir (Madde 15).(908) Dahası Türkiye Lozan'da İmroz (Gökçeada), Bozcaada, Tavşan adaları ile Asya kıyısından 3 milden az bir uzaklıkta bulunan tüm adalar ve kayalıkları elde etmeyi başarmıştır. Ayrıca Yunanistan'a bırakılan adaların askerden ve silahtan arındırılmasını da başarmıştır. (Madde 12, 13 ve Ek XV).” Adı geçen bölgeler fiilen TBMM hükümetinin elinde değildi. Bunları, fiilen kaybeden ise daha önceki Osmanlı hükümetleridir. Lozan Antlaşması’ndaki Türk Hükümeti’nin yalnızlığını ve karşısındaki birleşik cephenin gücünü de göz önünde bulundurarak düşünecek olursak, fiilen ellerinde olmayan bölgeleri kazanamamalarını, bunlar için yeni bir savaşı göze almak istememelerini rahatlıkla anlayabiliriz. Musul konusunda ise İsmet Paşa fazlasıyla zorluyor, hatta bu esnada Özdemir Paşa komutasında Musul’a düzenlenen başarılı operasyonla Türk delegelerin eli de kuvvetleniyor lakin İngilizler, hava kuvvetlerindeki üstün güçleriyle Musul üzerinde yeniden fiilen mutlak egemenliğe ulaşıyorlar. İngilizler bu konuda kesinlikle taviz vermeyeceklerini hem bu vesileyle hem de Musul görüşmeleri sırasında hava kuvvetleri temsilcilerini de görüşmede bulundurarak gayet ortaya koyuyorlar. Mustafa Kemal, bu sıradan Meclis’e sözlü bir teklif de sunuyor konuşmasında: Musul içi savaşabilir ve alabiliriz ancak kazanacağımız zafer, bu konuyu mutlak suretle noktalamayacaktır. Buna ek olarak, İstanbul ve boğazlarda, İtilaf donanmaları ve askerleri halen bulunuyor. Haliyle, Musul için yapılacak savaş için 10 senedir aralıksız savaşta olan ve tükenme noktasına gelmiş bir millet iki cepheden savaşa tutuşmak zorunda kalacaktır. Gayet anlaşılabilir bir tutum sergileyerek, Musul konusunda Lozan’da daha fazla zorlamada bulunulmayıp, önlerindeki dokuz ay içinde İngiltere ile Türk Hükümeti arasında bu sorunun ele alınması, eğer buradan da çözüm çıkmazsa meseleyi Milletler Cemiyeti’ne götürmeyi kararlaştırıyorlar. Lozan’dan sonra süren mücadelede, Türk Hükümetinin tezlerinden birisi olan Türk-Kürt halklarının burada birlik olması, Şeyh Sait isyanıyla zedeleniyor. Başka sorunlar da buna eklenince, 1918’de fiilen kaybedilmiş Musul, geri alınamıyor. Batı Trakya’nın alınmak istemesinin ise Türk Hükümetinin sözde bir isteği olduğu üzerinde durulmuş, yani taviz verilebilir ama blöf olarak kullanılabilir bir konu. Ayrıca Mustafa Kemal’in, buranın alınmasının stratejik olarak ileride Türk devletine zarar verebileceği fikri de paylaşılmıştır. Yazarın unutmamamız gereken bir noktasını ondan alıntılıyorum: “Türkiye'nin Lozan Antlaşması'yla elde etiği "Tavşan Adaları ve Asya kıyısında 3 milden az bir uzaklıktaki tüm adalar ve kayalıkların " önemli bir bölümü, örneğin 16 ada bugün (2015) Yunanistan'ın işgali altındadır. Ayrıca Yunanistan Ege'de kendisine ait adaları da silahlandırmıştır. Yunanistan'ın Türkiye'ye ait adaları işgal etmesi ve kendisine ait adaları silahlandırması Lozan Antlaşması'na aykırıdır.”(s.485) Aslında en başta belirtmem gereken temel hususu şimdi belirteyim: Mustafa Kemal, İsmet Paşa ve ekibini Lozan’a iki konuda kesinlikle taviz vermemesi yönünde tembihleyerek gönderiyor. Bunlar: Kapitülasyonların kaldırılması ve Ermeni yurduna müsaade edilmemesidir. Kapitülasyonlar, Kanuni tarafından ustaca stratejik bir hamle olarak zamanında kullanılmış ancak Osmanlı’nın askeri manada güçsüzleşmesi üzerine birtakım anlaşmalardan en az zararla çıkmak adına giderek çerçevesi genişletilmiş, nihayetinde Osmanlı’nın Batı’nın açık pazarı haline gelip ekonomisinin büyük zarara uğramasına neden olmuştur. İtilaf devletleri kapitülasyondan vazgeçmek istemiyorlar. Hatta Fransa, Lozan’ı da imzalamayı biraz da bu nedenle geciktiriyor. Savaşlarda alınan zaferlerin, ekonomik zaferlerle taçlandırılmadığı takdirde faydasının olmayacağını dile getiren Mustafa Kemal, bu kangren haline gelmiş kolu kesmekte kararlı olduğunu, görüşmelerin tıkandığı noktada, İzmir İktisat Kongresi’ni toplayıp, burada yaptığı konuşmada açıkça gösterir. Buna ek olarak, askere “hazır ol” emri de veren Gazi, İtilaf güçlerine tam bağımsızlıkta kararlı olduğu mesajını güçlü şekilde verir. Bu hamlelerin İngiliz tarafındaki yansımalarına, İngiliz arşivinden ulaşılabilir. Nihayetinde bu kangren kol kesilir, kapitülasyonlar kaldırılır. Ermeni yurdu için gözlemci devlet ABD ısrarcıdır lakin bunda da Türk Hükümeti başarılı olur. Yani, Mustafa Kemal’in bu anlaşma için belirlediği iki temel husus başarıyla halledilir.

    Lozan hakkında olumsuz iddiaların insanları etkilediği temel nokta bence, görüşmelere bir savaşı kazanan devlet olarak gittiğimiz için her konu başlığından kazançlı çıkmamız gerektiği düşüncesinden kaynaklanıyor. Ancak, bu düşünce iki noktada hatalıdır. İlki, bu tarz bir düşünce, konuya anakronik yaklaşmaktan kaynaklanıyor. Yani 2020 dünyasından olaylara bakıyor ve güncel toplumsal/siyasi atmosferin telkinleri ve şartlarıyla 1920’lerin dünyasını anlamaya çalışıyoruz. Bu, sadece Lozan konusunda değil, her tarihi konuda bizi mutlak surette yanıltır. İkincisi, aslında birinci maddeyle bağlantılı, Kurtuluş Savaşı galibi olarak biz kendimizi görüyoruz, lakin karşımızdaki dünyanın süper güçleri ise Türk Hükümetini halen 1. Dünya Savaşı mağlubu olarak görmektedir. Nitekim tam bu noktada, düşünsel bir savaş veriliyor. Konferansın başlangıcında, Türk hükümeti delegelerini kendi denklerinde bir yere bile oturtmak istemiyorlar. Aynı şekilde konferans başında İngiliz yetkili konuşma yapıyor ama resmi programda Türk delegelerine konuşma şansı tanınmamış, İsmet Paşa izin almadan İngiliz yetkilinin ardından çıkıp, konuşmasını yaparak, bu düşünsel savaşı görüyor ve kendi kozlarını oynuyor. İsmet Paşa’nın buna benzer hamleleri ve dik durmaları neticesinde bizi, büyük ölçüde bir savaş galibi görüyorlar. Buna rağmen, kendilerini nihai galip olarak görüp kazançlı çıkmak için çabalıyorlar. İddialara konu olan topraklar da zaten onların ellerinde, yani Türk hükümetinin alamadığı için kınandığı yerler dünyanın süper güçleri elinde, ve masa başında bunları hepsinin alınması bekleniyor. Tarafların askeri, ekonomik vb güçlerini beş dakika kıyaslayacak olursanız, bu beklentinin ne kadar hayalci olduğunu ve buna bağlı olarak bu şartlarda Türk hükümetinin bu anlaşmayla dönebilmesinin ne kadar büyük bir başarı olduğunu görebilirsiniz. Buna ek olarak, her geçen yıl daha ütopik bir konuma yerleştirilen Osmanlı’nın gerileme, dağılma dönemlerindeki anlaşmalarına ve nihayetinde Sevr Anlaşmasına kısa bir göz gezdirebilirsiniz. Sevr, Mebusan’da onaylanmadığı için zaten uygulanmayacaktı iddiasını duyar gibiyim lakin arkadaşlar hepimiz de birazcık objektif ve sağduyulu düşünürsek, İttifak güçlerinin en kuvvetlisi olan Almanya’ya nasıl bir anlaşma onaylattırdıklarını Versay’da görebilir ve Almanya’dan çok daha güçsüz olan Osmanlı’ya da Sevr’i rahatlıkla onaylatabileceklerini rahatlıkla anlayabiliriz. Ama Mustafa Kemal önderliğindeki Kurtuluş Savaşı, buna mani olmuştur. Bu konu hakkında ben en önemli gördüğüm noktalara değindim, ama konu, kitapta en uzun ele alınan konudur. Dileyen kitaptan daha detaylı inceleyebilir.
    __________

    "İngilizler, esaretleri altında bulundurdukları İslam alemine karşı daima baskılarını kolayca kurabilmek için değerli bir alete, bir araca muhtaçtırlar. Bu ihtiyaçlarını devir devir göstermişler­dir. İngilizler için bu değerli araç halifelik makamına oturtacakları kişidir."

    Mustafa Kemal/ 29 Ocak 1921- TBMM
    __________

    Hilafetin kaldırılmasının Atatürk’ün İngilizlerle en baştan beri vardıkları bir anlaşmanın gereği olduğu ve bu işlemin gayesinin İslam düşmanlığı olduğu iddiası, aslında kısa bir tarihi araştırma, okuma neticesinde çürütülebilir. Lakin aslında iddia makamlarının bu iddialarını kanıtlamaları gerekir. Tabi, bunu es geçip konu ele alınacak olursa hemen gözlerimizi Sevr’e dönerek işi aydınlatabiliriz: “İşbu Andlaşmanın hükümleri saklı kalmak koşuluyla, Bağıtlı Yüksek Taraflar, Osmanlı Hükümetinin İstanbul üzerindeki haklarına ve sıfatlarına dokunulmaması, ve bu Hükümetle Majeste Padişah'in bu kentte oturmak ve bu kenti Osmanlı Devletinin başkenti tutmak bakımından özgür olduklarında görüş birliği içindedirler.”(Bölüm-3, siyasi hükümler, kesim-1, İstanbul, madde-36) Padişahın aynı zamanda halife olduğunu belirtmeye gerek yok. Yani, İngilizler hiçbir zaman Padişahlığı ve Hilafeti kaldırmak için bir çaba göstermediler, tam tersine onu korudular. Çünkü, tek bir kişiyi kontrol altına alırlarsa halkı kontrol altında tutabileceklerini düşünüyorlar. Buna benzer İngiliz politikalarına, Hindistan, Arap krallıkları gibi konularda yine rastlayabiliriz İngiltere, hiçbir sömürgesine demokrasi, insan hakları, özgürlük götüreyim veya bir kesimin yaklaşımı çerçevesinde onları “gavurlaştırayım” derdinde olmuyorlar. Tersine, sömürgelerinin başında kraliçeye bağlı bir kral, padişah, emir, vali konumlandırıyor ve bunları kullanarak halkları uyutup, sakin tutup, buraları sömürüyorlar. Aynısını Sevr’de Osmanlı için de yapacaklardı. Nitekim, Kurtuluş Savaşı aleyhinde Halifelik makamını oldukça fazla kullanmışlardır. Öyle ki, kitapta başka bir başlık altında incelenen bir iddiada yer verilen bir hususu aktarayım: 1919'da Atatürk'e ve 23 kişilik karargahına 1000 lira (bazı kaynaklara göre ayrıca 25 bin lira) veriliyor,(s.202), buna karşın, Padişah/Halife Vahdettin ve Damat Ferit, Milli Hareket'e son vermek için kurdukları Kuvay-ı İnzibatiye'ye tamı tamına 1.250.850 lira ödenek ayırmışlardır.(s.202-203) Ayrıca İngilizler, uçaklarla halifeye halkın bağlı kalması için, birtakım Osmanlı’da görevli insanlara verdirdiği fetvaları dağıtıyor. Kısacası, İngiltere hiçbir zaman ne halifeliği ne de padişahlığı kaldırmaya çalıştır. Çünkü, bu kurumlar onun işine yarıyor. Sinan Meydan bu konuda bir noktada katılmıyorum: #88602897 Meclis’te bu konuda dini bir yönü olan biri de uzun uzun halifeliği anlatıyor. Neyse, ben Sinan Meydan’ın Mecliste halifeliğin kaldırılması sırasındaki öne sürülen unsurları yorumlayışına katılmıyorum. Bence, ne Mustafa Kemal ne de yanındakiler, bunu gerçek İslam’a uygun olduğu için yapmamışlardır. Planlarına ve döneme artık uygun olmayan, tarih boyu da zarar verdiğini düşündükleri için bunu kaldırmışlardır. Zira, Atatürk, Tuğrul Bey'i eleştirerek, "Bu dini riyasetin kaldırılmaması hatasının sonraları bütün Türk tarihinde acı ve yıkıcı akisleri görülmüştür," demiştir.(s.294)
    __________

    "Hiç kimse şapka giymedi diye idam edilmemiştir. Zaten 671 sayılı Şapka İksası Hakkında Kanun'da da başka kanunlarda da böyle bir müeyyide bulunmuyor. Şapka giymek memurlar için zorunlu tutulmuş, halk şapka giymeye zorlanmamıştır. Şapka davası diye adlandırılan davaların şapka giyip giymemekle hiçbir ilgisi yoktur. O davalarla ilgili suçun vasfı 'şapka olayını vesile ve istismar ederek halkı isyana kışkırtmak ve isyana katılmak'tır."

    Turgut Özakman
    __________

    Kitapta birkaç iddia ayrı ayrı işlenmiş ama bunların temelinde şapka kanunu var. Bu konuda öncelikle yanlış bilinen husus yukarıda Özakman’dan yaptığım alıntıdan görüleceği üzere şapka zorunluluğu halka değil, memurlara getirilmiştir. Bununla birlikte Atatürk, şapka giyerek halka bunun modern kıyafet olduğu mesajını vermiştir denilebilir. Kendisine neredeyse kutsiyet atfedilen fes de aslında II. Mahmud tarafından aynı Atatürk’ün amacında olduğu üzere, modern giyim tarzına uyum çerçevesinde dışarıdan getirilmiştir. II. Mahmut, başka icraatleri de göz önüne alınarak gavur padişah ilan edilmiştir. Ne kadar benzer durumlar değil mi? Rusya’yı modernleştirme çerçevesinde Petro da benzer yenilikler yapmış, bunların birisi, sakalsız gezmeyi yerleştirmeye çalışmasıdır. Japon modernleşmesinin öncüsü Mutsihito da giyim kuşam konusunda Batı tarzı yenilikler yapmıştır. Görüyoruz ki, farklı ülkelerin devrimci isimleri, modernleşme kapsamında kılık kıyafet konusunu es geçmemiş, bilakis buna önem vermişlerdir. Çünkü bu durum, bir nevi devrimlerin, modernleşmenin halkın bilinçaltında yerleşimini sağlıyor. Bir yandan düzenin temelini diğer yandansa düzenin yüzeyini değiştirmektir amaç; nitekim yeni Türk devletinde eksen dinden milliyetçiliğe kaymıştır. Bu çerçevede değerlendirecek olursak, geleneksel Osmanlı halkının kıyafeti de bu yeni eksene ne kadar uyumlu sorusu sorulabilir. Yani, şapka devriminde amaç dinin kendisine bir saldırı değildir. Daha önemlisi, şapka için insanlar idam edilmemiş, halk zulme uğratılmamıştır.

    Bu konuda M. Akif’in, şapka giymek istemediği için Mısır’a gittiği iddiası var. Lakin, Akif bundan dolayı değil, polis takibine alınmasından dolayı gururunun incinmesi üzerine Mısır’a gidiyor. Nitekim Mısır’a daha önce sıklıkla giden bir insan. Akif'in en yakın arkadaşlarından Neyzen Tevfik'in kardeşi Şefik Kolaylı, Akif'in kendisine, "Arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum," dediğini aktarmıştır.(s.115) Başka takibe alınmış isimler bir süre sonra devlet nezdinde görevler almıştır. Yanı Akif, kalsa bir süre sonra bu takip sonlanacak, belki isterse ona da devlet görevi verilecekti. Nitekim, kendisine Kuran’ı Türkçeye çevirme işi veriliyor. Erzurum’da Şalcı Bacı’yı şapka nedeniyle astılar iddiası var. İddiayı başlıca Necip Fazıl, Mehmet Şevki dile getiriyor. Necip Fazıl’ın zaten ilgili kitabını okumuştum. Kendisi en başta aktardığı tarihi olaylara kaynak veya muteber kaynak vermemesiyle tanınıyor. Yılmaz Özdil’i de Mustafa Kemal kitabında kaynakçaya yer vermediği için eleştirmiştim. Çünkü, ben ne Yılmaz Özdil dedi diye ne de Necip Fazıl dedi diye bir iddiaya inanacak değilim. Bu iddiayı 1991 yılında ayrıca Cihan Aktaş adında bir kadın, İskilipli Atıf’la da ilişkilendirerek anlatmış. İlk olarak İskilipli Atıf, yazdığı "Frenk Mukallitliği ve Şapka" risalesi dolayısıyla Giresun İstiklal Mahkemesi'nde yargılanıp beraat etmiştir. (s.129) Kitabı halkın dini duygularını sömürerek halkı tahrik etme suçundan toplatılıyor lakin el atından bu kitap yine piyasaya sürülüyor. 25 Şubat 1925'te Meclis tarafından onaylanan "Dini ve Dinin Kutsal Kavramların, Siyasete Alet Edenler Hakkındaki Kanun"a göre «Dini veya dinin kutsal kavramlarını siyasi amaçlara esas ya da alet ederek devletin şeklini değiştirmek ve başkalaştırmak ya da devletin güvenini bozmak veya dini ya da dinin kutsal kavramlarını alet ederek her ne suretle olursa olsun halk arasına bozgunculuk ve ayrımcılık sokmak için gerek tek başına ve gerek toplu olarak sözle ya da yazı ile ya da fiilen ya da nutuk söyleyerek ya da yayın yaparak harekette bulunanlar da vatan haini sayılırlar." (s.130) İşte İskilipli Atıf, Ankara İstiklal Mahkemesi'nde; 1. Yayın yaparak "Dini ve Dinin Kutsal Kavramlarını Siyasete Alet Edenler Hakkındaki Kanun"a muhalefet nedeniyle, 2. Kurtuluş Savaşı yıllarında Teali İslam Cemiyeti Başkanlığı döneminde bu cemiyetin hazırlayıp Yunan uçaklarından attırdığı Kurtuluş Savaşı karşıtı beyannameler nedeniyle "vatan hainliği"nden idama mahkum edilmiştir. (s.130) İkinci madde dikkatinizi çekmiştir eminim. Yine resmi kayıtlarda Şapka Kanunu'na muhalefet suçundan toplam 27 kişinin idam edildiği görülmektedir. Bunların arasında kadın yoktur. (s.131) Denilebilir ki, şapka kanununa muhalefet etmek hainlik olur mu; ancak yine bu sav, anakronik bir değerlendirme olacaktır. Çünkü, nasıl II. Mahmud fesi getirdi diyerek ona gavur dedilerse Cumhuriyet şapka getirdi diye Cumhuriyete gavur denilmiş, dinsiz olduğu propagandasıyla halkı hükümet aleyhinde kışkırtıp isyana teşvik etmişlerdir. Buna en iyi örnek bir başka iddia olan Rize’nin şapka takmadığı için Hamidiye zırhlısıyla bombalanmasıdır. Rize’de yaşanan olaylar şudur: Muhtar Yakup'un akrabası Peçeli Mehmet, "Ey ahali! Ankara ihtilal içindedir! Mustafa Kemal Paşa üç yerinden yaralı olarak doktorlar elin­dedir. İsmet Paşa ortadan kaldırılmıştır. Dindar paşalarımız hükümeti ellerine aldılar, şeriatı kurtarıyorlar. Korkacak bir şey kalmamıştır. Erzurum yapacağını yaptı. Biz de iştirak edelim," diyerek halkı ayaklandırmıştır. Daha sonra da Yeni Pazar köyünden Muharrem Hoca'nın şapka aleyhinde fetva şeklindeki açıklaması nakledilmiş ve orada hazır bulunan hocalar tarafından tekrar edilmiştir. (#88583227) Şapka etrafında dönen iddialar bundan ibarettir. Yani, bir kıyafeti bahane ederek bunu kendine paravan edip, halkın dini duygularını sömürerek isyan çıkarmaktır. Bu ülkede bazı şeyler hiç değişmiyor.
    __________

    Mustafa Kemal yüzünden Suriye’nin kaybedildiği iddiası var. Bundan önce Atatürk’ün Bütün Eserleri’nin ikinci cildine yaptığım incelemede belirttiğim bir olayı burada da belirteyim. Mustafa Kemal, Karslbard’dayken bir arkadaşının kendisine askerlikte en zevk aldığı anı sorduğunda, Mustafa Kemal, Muş’taki geri çekilip düşmanı bozguna uğratması yanıtını verir. Yine Mustafa Kemal, Osmanlı ordusundaki temel yanlış yargılardan birisinin, geri çekilmeyi layıkıyla yapamama ve bundan dolayı komutanların onur kırıcı bir şey olarak bahsetmesi olduğunu ifade eder. Eğer Mustafa Kemal de bu komutanlar gibi düşünüyor olsaydı. Ne Muş’ta ne de Sakarya’da zafer kazanılamazdı. Keza, İngilizlerin Anadolu içlerine ilerleyişi Katma Muharebesinde durdurulamazdı. Orgeneral Fahrettin Altay bu cephedeki olayı anlatır: Baş kumandan Liman von Sanders’in İngiliz taarruzu üzerine kaçtığını, üç birlikten ikisinin bozulduğunu, bu birliklerin üç kumandanından daha kıdemli ikisinin komutayı Mustafa Kemal’e bırakarak, onun komutasında hem İngilizlerle hem de isyancı Araplarla vuruşarak, onları Halep civarında durdurduğunu aktarıp, sözlerini “bu gerçekten hayrete şayan bir olaydır” diyerek bitirir.

    Bir başka iddia Türkçe ezan hakkındaki dine karşı olma üzerine kuruludur. Mustafa Kemal, burada din değil dil meselesi olduğunu belirtir. Ama daha önemlisi, buradan ezanın sanki Mustafa Kemal zamanında yasaklandığı iddiasıyla ortalığın ayağa kaldırılması söz konusudur. En başta, gerek Yunanlıların gerekse Rusların savaş sırasında camilere, Osmanlı büyüklerinin türbelerini nasıl tahrip ettikleri, yaktıkları, kadın çocuk demeden nasıl zulümler yaptıkları ortadadır. Bunlardan Türk halkını kurtaran Mustafa Kemal önderliğinde Türk Hükümetidir. Bunu bir kenara yazalım, lütfen. Daha sonra, ezan hiçbir zaman yasaklanmadı. Bununla birlikte açıkçası bence de ezanın Türkçeye çevrilmesine gerek yoktu. Bu nedenle, Meydan’ın “Türkçe ezan aynı zamanda Atatürk'ün dinde Türkçeleştirme hareketinin sesidir, sözüdür, sembolüdür, vitrinidir” sözlerini abartı buluyorum. Her ne kadar “Ebu Hanife ve Hanefi mezhebine göre ezanın Arapçadan başka dillerde okunmasında bir sakınca yoktur,” bilgisini verse ve o dönemin şartlarını, atmosferini de ele alıp düşünsem da buna gerek olmadığını düşünüyorum. Ancak iki noktayı da belirtmeliyim: İlki, İstanbul’da Türkçe ezana karşı halkın ilgi gösterdiğini okumuştum. İkincisi ise bu konunun gereğinden fazla abartılıp, dine karşı hareket iddiasının bayrağı haline getirilmesine, hakkında farklı bir yaklaşımda bulunulmasını bile dünyanın en büyük zulmüne destek olmakla bir tutma yaklaşımını da garip buluyorum.

    Bir diğer bayrak yapılan konu Ayasofya’nın müze yapılmasıdır. Mustafa Kemal, Ayasofya’yı onartıyor ve bu esnada Hristiyanlığa dair mozaikler çıkıyor. Yurt dışından uzman getirip bakıma devam ettiriyor. Nihayetinde, 1000 yıl kilise, 500 sene cami olarak hizmet etmiş bu, dünya kültür mirasının, her iki dinin ortak eseri olarak görüp müzeye çeviriyor. Bu kararın altında Atatürk’ün imzası bulunuyor, yani onun imzasını taklit etme gibi bir iddia da saçmadır. Aynı Atatürk, ülkede harap olmuş pek çok camiyi de onarır. Yani cami veya İslam düşmanlığı söz konusu değildir. Ayrıca Atatürk, Türk tarihini Malazgirt’te başlatmaz. Orta Asya tarihini de mercek altına aldırır. Bununla birlikte, Batı tarafından sürekli Türklerin barbar yağmacı bir millet olarak Anadolu’yu işgal ettikleri, buranın yerlisi, buranın üzerinde söz sahibi olmamaları savlarına yanıt olarak, Anadolu’daki eski uygarlıkları araştırmak için üniversitelerde bölüm açtırır, yurt dışına öğrenci gönderir, şehirlerde önemli kuruluşlara eski Anadolu uygarlıklarının isimlerini ve simgelerini vererek tüm Anadolu tarihini sahiplenir. Yani, Anadolu Türklerin öz yurdudur, mesajını tüm Batı’ya verir. Türk gencine okutulacak tarih kitaplarını bilimsel açıdan ve milli perpektifte yazdırır, öyle ki şu an okullarda okuyan gençlerin derslerinde hayatta göremeyecekleri Arap- İslam ordularının Türklere başta Talkan katliamı olmak üzere yaptıkları zulümlere bu kitaplarda yer verir. Kısaca, kendisi de oldukça fazla tarih okuması yapmış biri olarak Atatürk’ün dünyaya ve tarihe bakışının bir sonucu olarak Ayasofya kültürel bir amaçla müze yapıldı. Buradan din düşmanlığı iddiaları çıkarmak art niyetli zorlamalardır. Ayrıca Fatih’in camiden başka bir yapıya dönüştürülürse beddua ettiği iddiasının da bir şehir efsanesi olduğuna da yer verilmiştir. Benim için cami olmuş müze olmuş fark etmez, yeter ki kültürel değeri korunsun kafi.
    __________

    "İnsan hürriyet vasıtası olarak servete sahip olmalıdır. Yoksa servete esir olmak için değil!"

    Atatürk
    __________


    Atatürk’ün mal varlığı konusu üzerine kitapta bolca sayıların verildiği güzel bir bölüm var. Bu konuda ben bu sayılarla boğmak ve uzatmak istemiyorum. Genel bir şeyler söyleyeceğim. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi vardır. Beş basamaktan oluşan bu hiyerarşi, birden beşe şu şekildedir:
    Fizyolojik İhtiyaçlar: Açlık, susuzluk ve buna benzer temel yaşamsal ihtiyaçlar
    Güvenlik İhtiyacı: Dış faktörlerden kaynaklı tehlikelerden korunma
    Sosyal İhtiyaçlar: Aidiyet, sevgi, kabul görme, sosyal yaşam vb.
    Değer Verilme/Saygınlık İhtiyacı: Statü, başarı, itibar, tanınma
    Kendini Gerçekleştirme: Gelişim, bir işi başarıyla tamamlama, yaratıcılık.
    Atatürk’ün evlilik hayatı mutsuz ve kısa geçmiş, bir çocuğu da olmamıştır. Bu nedenle üçüncü basamağı özel bir aileyle değil, tüm ulusunu bir aile görerek başarmıştır. Nitekim, onu tanıyanlar onun sürekli, sevecen şekilde “çocuk” diye hitap ettiğinden bahseder. Çocuğu olmamış lakin pek çok çocuk evlat edinmiştir. Soyadının gereği olarak ulusuna da bir nevi babalık – rehberlik bağlamında- yapmıştır. Bu arada ilk iki basamak cepte, dördüncü basamağı zaten askeri manada kazandığı madalyalar, zaferler, makamlar; siyasi manada keza yine başarılarla sağlamış biridir. Son basamağı gerçekleştirdiğini de şu an yaşadığımız devlete, bu devletin temelini oluşturan devrimlere bakarak rahatlıkla anlayabiliriz. Bununlar birlikte 1914’teki Mustafa Kemal’e kulak verelim: “Benim ihtiraslarım var, hem de pek büyükleri, fakat bu ihtiraslar yüksek makamlar işgal etmek ve büyük paralar elde etmek gibi maddi emellerin tatminiyle değil. Ben bu ihtirasların gerçekleşmesini, vatanıma büyük faydaları dokunacak, bana da liyakatle bir vazifenin canlı iç rahatlığını verecek büyük bir fikrin başarısında arıyorum. Bütün hayatımın ilkesi bu olmuştur. Ona çok genç yaşımda sahip oldum ve son nefesime kadar da onu korumaktan geri kalmayacağım." (s.295-296) Yaptırdığı, ilgilendiği çiftliklerini kendi şahsi kazancı için değil bu yönde örnek olmak gibi amaçlar kapsamında ele almıştır. Hayatının büyük kısmında maddi zorluklar yaşamış, ekonomik rahatlığa sonraları ermiştir, lakin bu hiçbir zaman bir zenginlik olmamıştır. Devlet işlerinde müsrifliğe kaçmamış, Hindistan’dan savaş sırasında kendisine gelen parayla devlet/halk için banka kurmuştur. Nihayetinde harcamalarında hep devlet/halk ön planda olmuştur. Zaten neyi varsa da devletin hazinesine yani halkına vermiştir. O, zaten Maslow üzerinden açıklamaya çalıştığım üzere bir insanın yaşarken ulaşacağı en son mutluluğa ulaşmıştır. Bu seviye de parayla ölçülemez. Ama başta dediğim üzere detayını görmek isteyen kitabın ilgili bölümünü okuyabilir.
    __________

    Kitapta ilk üç bölümde yer verilen, Atatürk’ü dinsiz olarak yaftalayarak halkın gözünde itibarsızlaştırma amacı güden iddialara değinelim. En başta, dinsiz olmanın bir insanı kötü gösterecek bir şey olmadığının altını kalın bir şekilde çizelim. İkinci olarak bir insanı yaptıklarıyla değerlendirelim, inançlarıyla değil. Bununla birlikte, bir insanı sırf halk sevsin veya ondan soğumasın diyerek onu olduğundan başka göstermek için oldukça zorlama yorumlara da kaçmayalım. Sonuncusu aynı zamanda Sinan Meydan’ın kendisine eleştirimdir. Birazdan bunu detaylandıracağım. Ama ilk olarak Karabekir’in Atatürk hakkındaki iddialarına bakalım. Karabekir’in şahsıyla bir sorunum yok ki, neden olsun. Değerli bir insan ve komutandır. Lakin, bence siyaset açısından o kadar da başarılı, ön görülü ve modern bakan biri değildir. Bu açıdan Atatürk’ün, Karabekir’in fikirleri kapsamında devrimlerini yönlendirmemesi çok iyi olmuştur. Ancak mevzubahis olan, Paşaların Kavgasından sonra Karabekir’in kendi kitabında yer verdiği Atatürk’ün kendisine "Mustafa Kemal Paşa, 'Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkumdur. Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir olmaya mahkumdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeliyiz. Partiyi (CHP) bunu kabul edenlerle kuvvetlendirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz. Bu suretle kalkınma kolay ve çabuk olur. Dini ve ahlaki inkılap yapmadan önce hiçbir şey yapmak mümkün değildir. Bunu da ancak bu prensipleri kabul edebilecek genç unsurlarla yapabiliriz." (s.94) dediği iddiasıdır. Karabekir de şu yanıtı vermiş: "Dinsiz ve ahlaksız millete bu dünyada hayat hakkı olmadığını tarih gösteriyor. Paşam, bu yeni akide bizi Bolşevikliğe götürür. Siz millet kürsüsünden haykırdınız ki, sulhtan sonra millet safları içine çekilerek bir ferdi millet gibi yaşayacağım. Halbuki şimdi halkın asla hoşuna gitmeyeceği ve benim bile derin bir uçurum gördüğüm bir formülü zorla kabul ettirecek bir idare kurmaya gidiyorsunuz. Bunu yapmayınız. Milli birliğimiz sarsılır ve bir asalak tabaka halkın başına geçerek kanını emer. Hiçbirimizin hayatı uzun değildir. Bu milletin yeni sarsıntılara tahammülü yoktur. Planlı ve programlı olarak İstiklal Harbimiz'deki ruhumuzla yürüyelim. İstiklal Harbi'ni canıyla, kanıyla kurtaran milletimize hürriyet ve aşk saadetini tattıralım.” Temel sıkıntı sanki Atatürk milletin namusuna göz dikmiş de milleti ahlaksız yapmaya çalışıyormuş da Karabekir, buna karşı çıkıp milletin ahlakına sahip çıkıyor. Sinan Meydan bence gayet mantıklı şekilde bu iddiayı ele alarak, bir kere Atatürk’ün stratejik davranma prensibine aykırı olduğunu, bunu Karabekir’e daha “10 Temmuz 1923 gibi, Türk Devrimi için henüz çok erken bir tarihte (henüz Lozan imzalanmamış, halifelik kaldırılmamış, tekke ve zaviyeler kapatılmamış, eğitim öğretim birleştirilmemiş, Şeriye ve Evkaf Vekaleti kapatılmamış, Osmanlı hanedanı yurtdışına sürgün edilmemiş, medreseler kapatılmamış ve laiklik hayata geçirilmemiştir)” söylemesinin mantıksız olduğunu ifade eder. İkincisi, bu iddianın Karabekir dışında bir tanığı yok, ayrıca Atatürk’ün “1923 yılında yerli veya yabancı hiç kimseye din/İslam eleştirisi yapmamış” olduğunu Meydan, verdiği bir örnekle de destekler. Tam tersine Atatürk’ün o yıllarda beyanları vardır. Kısacası, Atatürk’ün Karabekir’e bunu dediğine zerre inanmıyorum.

    “15 Ağustos 1923 Çarşamba günü Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi (Tanrıöver) Darü'l Muallim'in salonunda bir heyeti ilmiye toplantısı düzenlemiştir.” Buraya Atatürk ve Karabekir de davetlidir. “Karabekir'e göre Kur'an'ın Türkçeye tercüme konusunun tartışıldığı o toplantıda Şeriye Vekili ve Konya milletvekili Hoca Vehbi Efendi ve diğer sözüne güvendiği bazı zatlar Karabekir'e şunları söylemiştir: "Gazi Kuran-ı Kerim'i bazı İslamlık aleyhtarı zübbelere tercüme ettirmek arzusundadır. Sonra da Kuran'ın Arapça okunmasını namazda bile yasaklayarak bu tercümeyi okutacak ve zübbelerle işi alaya boğarak güya Kuran'ı da, İslamlığı da (ortadan) kaldıracaktır,” demiş ve “Karabekir bu toplantıda bir ara Atatürk'ün hiddetlenerek bütün içini ortaya döktüğünü belirtmiştir! Karabekir'in iddiasına göre Atatürk şunları söylemiştir: " ... Evet, Karabekir, Araboğlu'nun yavelerini Türk oğullarına öğretmek için Kur'an'ı Türkçeye tercüme ettireceğim ve böyle de okutturacağım. Ta ki budalalık edip aldanmakta devam etmesinler…” demiş. (s.100-101) Bir kere, Atatürk, tercümeleri saygın isimlere yaptırmış, namazda Arapçayı yasaklamamıştır. Sinan Meydan, Atatürk’ün bu başka insanların da olduğu toplantıda Atatürk’ün hiddetlendiğine dair bir kanıt olmadığı ama aksi yönde yani Atatürk’ün keyfinin yerinde olduğuna dair kanıt olduğunu söyleyip, Vakit gazetesinin olayı tekzip ettiğini belirtiyor. Karabekir’den başka da bu olayın tanığı yoktur. Zira toplantıya katılan diğer isimlerin de anılarında buna hiç yer verilmemiş. Belki de en önemlisi, Karabekir bu olaya kendi günlüğünde de yer vermiyor. Böylesine önemli ve akılda kalıcı bir olay yaşanacak ama Karabekir bunu günlüğüne yazmayıp sadece şunları yazacak o gün: “… 15 Ağustos 1923 Çarşamba. Heyet-i İlmiye'nin son müzakeresinde bulundum. Kitap bayramı teklifimi kabul ettiler. Akşam Maarifin ziyaretine beni çağırdılar. Terbiye mütehassısı İsmail Hakkı ile Köprülü Fuat Beylerle din ve ahlak ve terbiye hususunda görüştük, mütalaamı kabul ettiler…” (s.105-106) Karabekir, bence hiç inandırıcı değil. Bundan dolayı Karabekir’in iddiaları için bu kadar söz yeterlidir.

    Gelelim Sinan Meydan’ın aynı mantıklı, tutarlı tavrı gösteremediği iki konuya: Atatürk’ün gökten indiği sanılan sözünü ve Atilla Oral’ın kitabında yer verdiği Atatürk’ün sansürlenen mektubunu yorumlayışı. Genel olarak şunu anlatmak istiyor Sinan Meydan, bu iki veriye göre Atatürk’ün dinsiz olduğu sonucu çıkmaz, laiklik ve bilimsellik kapsamında Atatürk objektif tarih yazıcılığı yapmıştır. Genel olarak da tüm bu dine olumsuz sözleri, bir Müslümanın etmeyeceği tüm sözlerini de bu kapsamda etmiştir. Bu nedenle ona ne dindar ne de dinsiz diyebiliriz. Her ne kadar Sinan Meydan’ın Atatürk ile Allah Arasında kitabını okumamış olsam da okuyanlardan edindiğim bilgi, onun kitabında Atatürk’ü dindar gösterme gayretinde olduğu yönündedir. Zira, Atatürk’ün Samsun’a çıkışını, Muhammed’in hicretine benzetmiş olması gerçekten bu konuda Meydan’a oldukça temkinli yaklaşmam gerektiğini gösteren başlıca veridir. Yine de bu kitabı henüz okumamış olduğum için daha fazla bir yorumda bulunmayacağım. Panzehir kitabından devam edelim. Sinan Meydan, Atatürk’ün ilgili sözünü anlamak için birtakım maddeler veriyor: #88497876

    İlk madde yanı, “İslam dinine göre evet kutsal kitaplar inmiştir; ama gökyü­zünden inmemiştir. Atatürk'ün dediği gibi bu bir "sanrı"dır,” ve Atatürk gerçek İslam’ı baz alarak hareket etmiş ve aslında gerçek İslam’a uygun olanı demiş demeye getiren Sinan Meydan’a burada açıkçası çok güldüm. Bana göre, Meydan burada kendi zihnindeki dini, Atatürk’e söylettiriyor. Uzun uzun Kuran’da aslında gökten inme olmadığı, bu yanlış anlama olduğu yani bir sanrı olduğu ve Atatürk’ün de zaten buna dayanarak bunu dediğini belirtiyor. Gerçekten bu kadar zorlamanın manası yok. Kendisi dinler tarihi okumuş lakin okumak kadar bunu, bilimsel, olabildiğince objektif ele alıp kendi akıl süzgecinden geçirmek de mühim. İşte bilimsel, olabildiğince objektif noktasında bence başarısız. Çünkü, en eski inançlardan beri göğe kutsallık atfedilir ve sonrasında da Tanrının mesajlarını gökten indirmesi bu temel kutsallığa dayanır. Zaten, gerçek manada Tanrının gökte oturup oradan melekle mesaj yollanmadığını en azından İslam’ın Rönesansı denilen dönemde pek kimsenin düşündüğünü zannetmiyorum. Meydan da tabi, dinler tarihine dair bu tarz bilgiler vererek gerçek İslam bu değil, Atatürk de bunu gördü demeye getiriyor lakin bu oldukça zorlama bir yorumdur. Atatürk nerede gerçek İslam demiş, böyle bir sınıflamaya başvurmuş. Bilakis, henüz 1916’da okuduğu bir kitabını değerlendirirken şunları diyor: “Dindar düşünürler; kuralları, ilim, fen ve felsefeyi, şeriatın açıklamalarını yorumlamak için evirip çevirmeye gayret etmişler,” (#88304978) Kusura bakmasın ama Sinan Meydan da evirip çeviriyor.

    Ama beni en rahatsız eden madde üçüncüdür: “Atatürk bir dahidir. Dahinin felsefi kodlarını bilmeden, onun -üstelik bağlamından, amacından koparılmış, başı sonu kesilmiş- sözlerini doğru anlamlandırmak zordur.” Bir kere Atatürk’ü dahi diyerek bir kutsiyete büründür; sonra onu anlayabilmeyi birtakım felsefi kodlara bağla. Peki bu kodları kimden öğreneceğiz? Tabi ki, Atatürk “uzman”ı Sinan Meydan’dan. Atatürk’ü en iyi ben bilirim, sadece ben bilirim modunda son derece kibirli, zıddını aşağılayan Sinan Meydan’dan. Bundan dolayı dar bir çerçevede kendisini, bu kesimin Necip Fazıl’ı olarak görüyorum. Son madde “Atatürk'ün herhangi bir sözüyle gerçekten ne demek istediğini anlayabilmek için sadece o sözüne değil, o konu­daki tüm sözlerine ve uygulamalarına bakmak gerekir. (Atatürk'ün sözlerinin tamamı 30 ciltlik "Atatürk'ün Bütün Eserleri"nde toplanmıştır.)” bana, dine dair eleştiri yapanlara dindarların, “ama önce falancanın tefsirini, filancanın 75 cilt ansiklopedisini vs okumalısın” demelerini hatırlatıyor. Hakeza, az önceki maddedeki bağlamdan koparıyorlar sözü, dindarların cımbızlıyorlar sözünü getiriyor. Tabi ki, bu maddelerdeki dedikleri önemli, ben bunu yadsımıyorum. Lakin Sinan Meydan’a tüm bunları ve kitabında izlediği metodu ele alıp değerlendirince, Kuran’ın apaçık ayetlerine orda onu demek istemiyorculuk yapan insanları aklıma getiriyor kendisi. Bilhassa Atatürk ve din konusunda, kaynakları ele alışı ve hangi kaynakları ele aldığının kontrolü elden kaçıyor gibi, Karabekir’in iddiasını çürüttüğü metodu kendisine uygulasa aslında kendisini de pek çok kez çürütebilir. Çünkü mesela bazen, dördüncü maddeyi baz almadan davranabiliyor gibi geliyor. Zira, Atatürk’ün sözlerini ve faaliyetlerini kronolojik olarak izleyip, dönemleri baz alarak değerlendirmek varken, modernist hocaların Kuran’ın ayetlerinin iniş arka planlarını yani tarihsel arka planlarını es geçip salt metin içi yoruma tabi tutmaları gibi davranarak, Atatürk’ün sözlerini salt metin içi alıp değerlendirebiliyor. Kısacası, gökten indiği sanılan sözleri hakkında Meydan’ın savları beni tatmin etmedi ama onunla şu konuda hemfikirim, Atatürk’e dinsiz diyerek saldırmak, onun itibarını zedelemeye çalışmak çok mantıksızdır.

    Sansürlenen mektuptaki ifade şudur: "Son senelerde İstanbul'da yayımlanan gazetelerde roman diye okuduğumuz bazı tarihi eser/er vardır ki, bunlar şüphesiz yüksek heyetinizin gözlerinden kaçmış değillerdir. Bu roman sayfaları bence gerçek tarih belgelerinin yorumudur. Bu roman sayfalarında görülen şeyler yaklaşık şöyle açıklanabilir: Arabistan Yarımadası'nın kumsal çöllerinden; (ikra, bismi, Rabbi) safsatasını esas tutmuş olan Araplar, uygar dünyada, bilhassa Türk zengin uygar bölgelerinde bu ilkel ve cahiliyet devrinin simgesi olan ilkeye dayanarak yapmadıkları tahrifat kalmamıştır. Bu zihniyetle hareket edenler İslam'dan önce evrensel Türk uygarlığının bütün belgelerini imha etmekte engel görmediler. Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görürüm." (s.70) Tarih kurumu başkanının İslam tarihi bölümünü yazması için bulduğu El-Ezher’den birinin Arap bakışıyla yazması ve Türkleri hor görmesi üzerine Atatürk sinirlenmiş belli ki ve yazılan bölümü beğenmeyerek başkanı uyarıyor. Sinan Meydan’ın yorumu şu şekildedir: “Atatürk'ün bu ifadesi, kendi anlatımıyla "gerçek tarih belgelerinin yorumu" olan bazı tarihi romanlardan yaptığı bir çıkarımdır. Nitekim Atatürk, "Bu roman sayfalarında görülen şeyler yaklaşık şöyle açıklanabilir:" dedikten sonra parantez içinde "(ikra, bismi, Rabbi) safsatası" ifadesini -o sözünü ettiği romanlardan- alıntılamıştır veya çıkarım yapmıştır.” (s.71) Bakınız, burada alıntılamış savı bence zorlamadır. Çıkarım savı daha olası lakin Atatürk’ün bu mektupta öfkeli olduğu hissediliyor -El Ezher kaçkını, örümcek Arap yazılı paçavraları- ve Meydan’ın dediği gibi olsun diyelim, Atatürk sonda şunu diyor: “Yazacağınız İslam tarihinin de bu doğrultuda toplayabileceğiniz belgelere dayanarak açıklanmasını önemli görürüm.” Yani, Atatürk bu yönde yazın diyor. Nitekim yazılıyor. Eğer Sinan Meydan’ın genel manada vermek istediği mesaja uygun surette Atatürk dindar olsa, romanlardan çıkarım yapıyor olsa bile bunları, kendi dini hassasiyeti süzgecinden geçirip ikra, bismi, Rabbi safsatası diye mi belirtir yoksa nasıl Sinan Meydan kendi dini hassasiyetinin süzgecinden Atatürk’ün yazılarını geçirip Atatürk’ün yazmadığı “hz” ön ekini parantezde sürekli kullanmasına benzer bir formatta mı sunar? Bence ikincisi. Kısacası, Sinan Meydan bu bölümde de bence ne yapsam da Atatürk’ün açıkça dediği bazı kesimlerin hoşuna gitmeyen sözleri uygun bir manaya yorsam diyerek soğuk terler dökmüş gibi geldi. Tabi kendi yorumudur, saygı duyarım ama bazen çok fazla zorlama yorum yapıyor. Ama bundan sonra Arap- İslam kuvvetlerinin Türklere yaptığı katliamları uzun uzun yazmış. Bu açıdan kendisini tebrik ediyorum.

    Son olarak, bir hususa daha değineceğim. Malum Atatürk’ü koruma kanunu var. Bunla ilgili bir alıntı paylaşmıştım: #88621798 Gördüğünüz üzere de bence bu kanun kaldırılmalıdır diye fikrimi belirttim. Ben bu kanunun faydalı olduğunu düşünmüyorum. Gelen veya gelecek eleştirilere veya karşıt fikirlere de saygım var. Ancak benim saygım şunlara minimumdadır: Bir insan bu konuda kendileriyle aynı düşünmüyor diye hatta sadece şu alıntıya like atıyor diye, beni veya bu insanları sen Atatürkçü değil misin, sen dincilerle bir mi oluyorsun, bu onlara koz vermek değil midir, onlarla yan yana mı olunur gibi yaftalama maksadıyla gelip, tarafını seç ya bu ya o diye insanları zorlayanlar. Ortalıkta en iyi Atatürkçü benim diye dolaşanlar, dünyayı olduğu gibi bu konuyu da siyah beyaz olarak görenler, salt güncel politikte çaresizliklerinin vücutlarına ve zihinlerine yükledikleri hıncı boşaltmak için uygun yer arayanlar, bunu da yaftalayarak ve insanları kamplara bölerek, tarafgirlik pompalayarak yapanlar. Size sadece bir gram saygım var. Bu da kendime saygımdan ve insanın değişebilir olma haline olan güvenimden. Ne ben bu kanun kaldırılsın dediğim için ne de insanlar bu paylaşımı beğendiler diye Atatürk’e hakaret edilsin istemiş oluyorlar. Dincilerin tecavüz olayları gündemdeyken idam istemeyenlere senin kız kardeşin tecavüze uğrasa tepkin ne olurdu demeleri gibi eminim ki, sizler de sizin annenize babanıza hakaret edilse tepkin ne olurdu dersiniz ve çevremden de biliyorum ki diyen çok. İlkine diyorum ki, kız kardeşime tecavüz eden öldürülmesini isterim. İkincisine diyorum ki, sevdiklerime hakaret edilirse mevcut kanun var, dava edebiliri. Yok eğer hayatta değillerse bu hoşuma gitmez, kendim hakaret etmeden cevap verir ya da hiç vermem devam ederim. Hadi diyelim ki sizin istediğiniz gibi tepki verdim. Ancak her iki maddede benim göstereceğim bu tepkiler anlık, duygusal tepkilerdir; peki yasalar, kanunlar anlık duygusal tepkilere göre mi hazırlanıyorlar veya hazırlanmalılar; yoksa akılla, sükunetle, sağduyuyla ve bilimsel mantıkla mı? Yani bu savınızın mantığı hatalı. Durum şu: toplum bir sarkaç diyelim. İki radikal kutup var. Bir de arada kalanlar. İki kutuptan toplar geliyor ve ortadakilere çarpıyor ve hareketlerini bunlara çarpmaya borçlu oluyorlar. Bu çarpışma ne kadar uzun süreli olursa bu iki kutup da o kadar yaşamlarını, güçlerini koruyorlar. Lakin, güncel politik güç sahibi hangi kutupsa o en büyük gücü ve bu gücünün devamlılığını bu çarpmayla pekiştiriyor. Çünkü, aradaki toplar, laik sarkaç düzeninde yaşayıp, muhafazakar çevre/aile ortamına mensup olmaları ve konu hakkında fazla bilgi sahibi olmamaları nedeniyle güncel politiğin getirisi olan manipülasyona açık oluyorlar. Siz de buna ya o ya bu diyerek çanak tutuyor, zaten muhafazakar çevre/aile ortamı güçlü bir etken olarak başında duruyor, haliyle bu insanları da karşıt olduğunuz kutba itmiş oluyorsunuz. İstediğiniz kadar tarafgirlik tutumunuzla vs ile hınç boşaltımı yapınız, güncel politikte gücü elinize alamadığınız sürece iki adım ileriye gidemezsiniz. Son olarak eğer ben bu kanunun faydalı olduğuna kani gelirsem, bu kanunu savunmaktan da yüksünmem. Fikrim de kendim de değişime açıktır. Heraklietos’un dediği üzere bir nehirde iki kez yıkanılmaz ama görüyorum ki filozof, nehre girenlerin değişmemesini es geçmiş, ya da insanın değişmemekte ne kadar ısrarlı, değişimden korkan, değişimi düşman olarak gören bir canlı oluşunu ama böyle de olsa yine de değişir insan. Önemli olan bu değişim sırasında farkındalığınızın yüksek olabilmesi, bir nevi dümenin başına geçebilmeniz.

    İyi okumalar..
  • 120 syf.
    ·1 günde·Beğendi·10/10
  • -'Yiyin, için! Doyun kolaylıkla. Yaptıklarınızın (yâni bana ve Muhammed'e boyun eğmiş olmanızın) karşılığı olarak. Dizi, dizi tahtlara yaslanarak'- denecek onlara. Biz onları, iri (güzel) gözlü hurilerle evlendireceğiz. (Cennette) onlara, iştahlarının çektiği meyve ve etlerden dilediklerince vereceğiz. Ve onlar orada, kadeh tokuşturacaklar; içinde boş ve günah olmayan biçimiyle..." (Tûr sûresi, âyet 19-20, 23-24)
Araştıran,sorgulayan,eleştirel akılcı, tek önderi Atatürk, Kemalist, Ate
"Tanrı'nın tek kusuru olmamasıdır." Stenhdal
Çevre mühendisi
Lisans
balıkesir
282 okur puanı
09 Tem 2018 tarihinde katıldı.
2020
59/75
79%
59 kitap
14,6bin sayfa
5 inceleme
423 alıntı
4 günde 1 kitap okumalı.

Şu anda okudukları 3 kitap

  • Virüs Gezegeni
  • Atatürk
  • İsyanlar İhtilaller Darbeler

Okuduğu kitaplar 224 kitap

  • Yabancı
  • Müslümanlık Sınavı
  • Kaos'un Kutsal Kitabı
  • Bilim Tarihi
  • Unutturulan Ayetler
  • Dünden Bugüne İnsan
  • Kuantum Mekaniği ve Yeni Metodlar
  • Karmaşık Duygular
  • İnsaymun
  • Evrim Kuramı ve Mekanizmaları

Okuyacağı kitaplar 50 kitap

  • Evrenin Zarafeti
  • Yolları Çatallanan Bahçe
  • Virginia Woolf
  • Hayatsız Kadın Ayşe
  • Bilimin Öyküsü
  • Gerçeğin Yolları
  • Atatürk’ün Ailesi
  • Son Kız: Esaretimin Hikayesi ve IŞİD'le Mücadelem
  • Tanrı Adına Savaş
  • Tanrı'nın Tarihi

Kütüphanesindekiler 254 kitap

  • Virüs Gezegeni
  • Yabancı
  • Müslümanlık Sınavı
  • Kaos'un Kutsal Kitabı
  • Bilim Tarihi
  • Unutturulan Ayetler
  • Dünden Bugüne İnsan
  • Kuantum Mekaniği ve Yeni Metodlar
  • Karmaşık Duygular
  • İnsaymun

Beğendiği kitaplar 261 kitap

  • Virüs Gezegeni
  • Yabancı
  • Müslümanlık Sınavı
  • Kaos'un Kutsal Kitabı
  • Bilim Tarihi
  • Unutturulan Ayetler
  • Dünden Bugüne İnsan
  • Kuantum Mekaniği ve Yeni Metodlar
  • Karmaşık Duygular
  • İnsaymun

Beğendiği yazarlar 55 kitap

  • Özge Yüksel
  • Halit Kakınç
  • Nevâl El-Seddavi
  • Bill Bryson
  • Gizem Çelik
  • Muazzez İlmiye Çığ
  • Jorge Luis Borges
  • Zafer Toprak
  • Gülşah Karadağ
  • Thomas Lepeltier
Okur takip önerileri
Daha fazla