• (Ebû Abdillah Muhammed b. Sa’d el-Kâtib, el-Hâşimî, el-Basrî, el-Bağdâdî)

     Hayatı: Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber H. 160/ 777 veya 168/ 785’de Basra’da doğduğu tahmin edilmektedir. Nesebi, Muhammed b. Sa’d b. Munî’ ez-Zührî el-Basrî el-Hâşimî; künyesi Ebû Abdullah şeklindedir. Hicrî 230 / 845 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Babası veya dedesi Hz. Abbas’ın (ra) azatlı kölesi olduğu için Benî Haşim veya Kureyşî olarak nisbet almıştır. Hocası Vâkidî gibi mevaliden olduğu bilinmektedir.

    Tahsili: İbn Sa’d, ilk yıllarını geçirdiği Basra’da çoğu tabiîn ve tebeu’t-tâbiînden olan Hüseyn b. Beşîr, Vekî’ b. Cerrah, Ebû Âsım en-Nebîl, Ârim b. Fazl, İsmail b. Uleyye, Affân b. Müslim ve Ebü’l-Velîd et-Tayâlisî gibi âlimlerden dinî ilimlerle birlikte Arap dili ve edebiyatı okudu ve onlardan hadis dersleri aldı. İbn Sa’d, ilim öğrenmek için Mekke ve Medine’ye yolculuk yaptı. Medine ve Mekke’deki ikameti sırasında Hz. Peygamber’in(sas) gazve ve seriyyelerinin geçtiği yerleri incelemiştir. İbn Sa’d, Medine’den sonra Rakka’ya ve Dımaşk’a gitmiş, ardından da Bağdat’a giderek ölünceye kadar orada kalmıştır.[2] 

     İlmi Kişiliği: Kendisi Vâkidî’den sonra ilk “Tabakât”[3]  müellifi sayılır. Bağdat’ta aynı zamanda hocası olan Vâkidî’ye kâtiplik yapmış ve “Kâtibü’l-Vâkidî, Sâhibü’I-Vâkidî, Gulâmü’I-Vâkidî”[4]  adıyla şöhret olmuştur. Cerh ve ta’dîl âlimleri İbn Sa’d'ı şerefli, faziletli, doğru sözlü ve genellikle sika bir şahsiyet olarak kabul ederler. Kur’an’ın mahlûk olup olmadığı hakkında şiddetli tartışmaların yaşandığı devrede Me’mun, Bağdat valisine Bağdat ulemasının bu konudaki görüşlerinin ne olduğunu sormasını emretti. Bağdat ulemasından biri olan İbn Sa’d, Halife Me’mun’un istediği gibi cevap verdi. İbn Sa’d bu görüşünden dolayı Mutezilî görülse de güvenilir ve sözüne itibar edilir bir âlimdir. İmam Ahmed b. Hanbel  içinde bulunulan durumun aksine ondan hadis almaya devam etmiştir. Hadis ilminde hâfız derecesinde, yani yüz bin hadîs-i şerîfi râvileriyle ezbere bilen bir âlim olan İbn-i Sa’d’a cerh ve ta’dîl âlimleri, Halku’l-Kur’ân konusundaki davranışından dolayı herhangi bir eleştiride bulunmamıştır.[5]

     Hakkında Söylenenler: Hatîbu’l-Bağdadî, “Kendisi ilim, fazilet, anlayış, adalet ehlindendir. Kendi dönemine kadar sahabe ve tâbiûna dair büyük bir Tabakât telif etti.” Yine “Muhammed, yanımda adalet ehlindendir. Hadîsi onun sıdkına delildir.” derken, İbn Hacer, “Sika, büyük hafızlardan.”Zehebî, “Allame, hâfız” İbn Hallikân ise “Sika”[6]  diyerek hakkında olumlu kanaat bildirmişlerdir.

     Eserleri:  1-Kitâbü’t-Tabakâtü’l-Kebir: İbn Sa’d’ın en meşhur eseridir. Kaynaklarda ve Leiden 1904-1940 baskılarında bu isimle, Arap ve İslam dünyasındaki yaygın olarak kullanılan İhsan Abbas neşri (Beyrut 1957-1968) et-Tabakâtü’l-Kübrâ ismiyle bilinir. Edvard Sachau tarafından 1904-1917 yılları arasında indeksi ile beraber 9 cilt olarak neşredilmiştir. İslam dünyasında Hicâzî Muhammed Halil tarafından dört cild olarak 1939 yılında Kahire’de, İhsan Abbas tarafından dokuz cilt olarak 1957-1958 ve 1968 yıllarında Beyrut’ta neşredilmiştir.

     Tabakât kitaplarının ilki ve günümüze kadar ulaşan en eski kaynaktır. Siyer-Meğâzi ve Tabakât bölümlerinden oluşur. İbn İshak’ın es-Sîretü’n-Nebeviyye[7]  ve Vâkidî’nin Kitabu’l-Megâzi[8]’sinden sonra Hz. Peygamber’in hayatı ve şahsiyeti üzerine kaleme alınmış üçüncü eserdir.[9] 

      Kitap iki ana kısımdan meydana gelir. Birinci kısım Hz. Peygamber’in siretinden; ikinci kısım ise sahabe, tabiin ve onlardan sonra gelen ulemanın hayatlarından bahseder. I. Kitap “Kitabu Ahbâri’n-Nebî” başlığını taşır. Hz. Peygamber’in hayatını çeşitli yönleri ile ele alır. Bu kitabın II. Bölümü’nde ise, Peygamberler tarihi ve başta Hz. Peygamber’in nesebi olmak üzere, çocukluk ve gençlik hayatı anlatılır. Bu kitabın III. Bölümünde ise Medine devri ele alınmıştır. Kitabın II. Cildinin I. bölümü ise Hz. Peygamber’in gazvelerine, II. Bölüm Hz. Peygamber’in, hastalığı, vefatı, defnedilmesi ve mirası konularına tahsis edilmiştir. Ayrıca Medineli meşhur fakihlerin sözlerinin yanında ashab, tabiîn, tebeu’t-tabiîn ile kendi vefat tarihine kadar yaşayan râvilerin hayatları yer alır. III. Cilt, ashabın hayatıyla başlayıp tabiîn ve diğerlerinin hayatı ile devam eder. Burada Hz. Ömer’in fey gelirlerini dağıtırken oluşturduğu divan defterlerindeki sahabe tabakası incelenmiştir.[10]  Son ciltte ise kadın sahabiler yer almıştır. 

           Diğer eserleri ise şöyledir:

    1. Kitâbu’t-Tabakât es-Sağîre’nin tek nüshası İstanbul Arkeoloji Müzesi Kütüphanesi’nde (nr. 435) bulunmaktadır.[11]

    2. et-Târih

    3. Kitâbu Ahbâru’n-Nebi

    4. el-Kasîdetü’l-Hulvâniyye fi İftihari’l-Kahtaniyyîn ala’l-Adnâniyyîn

    5. ez-Zührufu’l-Kasrî fi Tercümeti Ebî Said el-Basrî

            Siyer Çalışmalarına Yaptığı Katkılar: İbn Sa’d’ın Tabakât’ı sayesinde Hz. Peygamber’in  (sas) hayatının tamamı günümüze ulaşmıştır.[12]  Onun bu eseri Hz. Peygamber’in siresinin tamamlayıcısı durumundadır.  Eseri klasik siret yazma metodunun doruk noktasını ifade eder. Kronolojiye önemli yer verir. Zamanımıza kadar gelen bu önemli kitap, “Tabakât” tarzında yazılan en eski biyografi kitabı olup, İbn İshak’ın kitabı ile beraber Peygamberimizin hayatına dair en önemli kaynağımızdır.[13] 

          Vâkidi ve ibn Sa’d ile Medine Tarih Ekolü, Irak Tarih Ekolü’yle birleşmiş ve görevini tamamlamıştır. Bundan sonra iki ekolün birleşmesinden meydana gelen İslam Tarih Geleneği devam edecektir.[14]

           İbn Sa’d, kendisinden önceki siyer metodolojisini geliştirme konusunda, yeni denemelere de girişmiştir.[15]  Bunun yanında Rical ilmine öncülük etmiştir. Tabakât’ı bu alanda bilinen en eski eserdir. Kendisinden sonra Rical konusunda eser yazanları hem içerik hem de metodoloji konusunda etkilemiştir. İbn Sa’d ve Tabakât’ı için şunları özet olarak söyleyebiliriz:

    1. İbn Sa’d’ın Tabakât’ı ilk siyer ansiklopedisi olarak nitelendirilebilir.

    2. İbn Sa’d; Vâkidî ve kendisinden önceki malzemeyi karşılıklı olarak kullandığı için nakilcidir.

    3. Eldeki malzemeye yeni eklemelerde bulunması, kaynaklarının ulaşamadığı haberleri tespit etmesi bakımından da orijinal bir müelliftir.

    4. İbn Sa’d, siyer yazıcılığının en son zirvesi olarak kabul edilirken kendisi ile beraber, klasik nakil dönemi, karşılaştırmalı nakil dönemine geçmiştir.

    5. İbn Sa’d, delâil haberleri konusunda çığır açmış; delâil, hasâis ve şemail edebiyatı[16]  konusunda eseri ilk nüveyi oluşturmuştur.

            İbn Sa’d için son olarak “Hz. Peygamber’in ahlakı, peygamberliğinin alametleri ve vasıfları konularını ele alan ilk meğazi yazarıdır.” denilebilir.

    [1] muallimali@mynet.com

    [2] Mustafa Fayda, DİA, XX, 292.

    [3]  Tabaka veya Tabakât; hadiste, sahabeden başlamak üzere daha sonraki devirlere kadar, hadis rivayeti ile meşgul olanların meydana getirdikleri gruplara denir. Hadisleri rivayet eden râvîler tabakasının ilk üçünü sahabe, tâbiun ve etbau’t-tâbiîn oluşturur. Değişik meslek gruplarında, esas kabul edilen belli bir tertibe göre, hayat hikâyelerinin toplandığı kitaplara verilen isimdir. Tacuddin Sübki’nin Tabakâtu’ş-Şafiiyyetü’l-Kübrâ’sı ile Taşköprülü Zâde’nin Tabakâtü’l-Hanefiyye adlı eserleri gibi. Bkz. Dini Kavramlar Sözlüğü, Diyanet İşleri Başkanlığı yayınları 2009, 545; İlmî çalışma için bkz. Süleyman Genç, İbn Sa’d'in Hayatı ve Eserleri (yüksek lisans tezi, 1987), Dokuz Eylül Üniversitesi.

    [4] Mustafa Fayda, DİA, XX, 292.

    [5] Age, 294.

    [6] Şaban Öz, İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, 371.

    [7] Bkz.Ali Erdoğdu, Siyer- Nebi Dergisi, sayı 8 Ocak-Şubat 2011, 54-56.

    [8] Agd sayı. 9 Mart-Nisan 2011, s. 56-57.

    [9] Mustafa Fayda, DİA, XX, 295.

    [10] Age, 295.

    [11] Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih- Coğrafya Yazıcılığı, 30.

    [12] Sabri Hizmetli, İslam Tarihçiliği Üzerine, 126.

    [13] Ramazan Şeşen, Müslümanlarda Tarih- Coğrafya Yazıcılığı, 31

    [14] Age, 31.

    [15] Şaban Öz,', İlk Siyer Kaynakları ve Müellifleri, 384.

    [16] Sabri Hizmetli, İslam Tarihçiliği Üzerine, 127.
  • HÜSEYİN NİHAL ATSIZ HAYATI
    12 Ocak 1905 - 11 Aralık 1975
    Hüseyin Nihal Atsız Bey'in babası, Gümüşhane ilinin Dorul ilçesinin Midi köyünden 'Çiftçioğulları' ailesine mensup (Deniz Makina Önyüzbaşısı) Hüseyin Ağa´nın oğlu (Deniz Güverte Binbaşı) Mehmet Nail Bey olup; annesi ise, Trabzon'un kadıoğulları ailesinden (Deniz Yarbayı) Osman Fevzi Bey´in kızı fatma Zehra Hanım'dır.

    Atsız'ın babası Mehmet Nail Bey (1877-1944) donanmaya girer ve Deniz Güverte Binbaşılığına kadar terfi eder. 1903 yılındaYüzbaşı iken ilk eşi Fatma Zehra Hanım'la evlenir. Bu evlilikten, 12 Ocak 1905'de Hüseyin Nihal, 1 Mayıs 1910'da Ahmet Necdet (Sancar) ve Aralık 1912'de de Fatma Nezihe (Çiftiçioğlu) olmak üzere üç çocuğu olur.

    Atsız, ilkokula, altı yaşında, Kadıköy'deki Fransız okulunda başlar. Fakat çok geçmeden çıkan bir yangında okulun yanması sonucu aynı semtteki Alman Okulu'na verilir (1911) . Bir süre sonra, Kızıldeniz'de bulunan Malatya ganbotunun süvarisi olan babasının yanına gider. Bu arada Türk-İtalyan savaşı çıkar ve ganbotun İstanbul'un emri ile Süveyş'e sığınması üzerine Atsız'da bir kaç ay Fransız okuluna devam eder.

    İstanbul Sultanisi'nin onuncu sınıfında iken (1922) , imtihanla Askeri Tıbbiye'ye girer. Tıbbiyeden sonra Kabataş Lisesi'nde üç ay kadar yardımcı öğretmenlik yapar. Bilahere Deniz Yolları'nın 'Mahmut Şevket Paşa' adlı vapurunda katip olarak çalışır ve birkaç seferde katılır. Ancak bu işten tatmin olmaz ve 1926 yılında İstanbul Darülfünunu'nun (üniversitesinin) Edebiyat Fakültesinin yatılı kısmı olan Yüksek Muallim Mektebi'ne kaydolur.

    Atsız fakülteden mezun olduktan sonra, Hocası Köprülü, Maarif Vekaleti nezdinde Atsız için aracılık eder ve sekiz yıllık mecburi hizmetlerini affettirerek, kendi yanına asistan olarak alır (25 Ocak 1931) .

    15 Mayıs 1931'de 'Atsız Mecmua'yı çıkartmaya başlar. Yazı kadrosuna M. Fuat Köprülü, Zeki Velidi Toğan, Abdulkadir İnan gibi ilim adamlarının da dahil bulunduğu bu 'Türkçü ve Köycü' dergi, Ziya Gökalp'ten sonra Cumhuriyet döneminde Türkçülük çığrını açar. Dergi, 25 Eylül 1932 tarihine kadar 17 sayı çıkar. Atsız, Orhun dergisinin 1 Mart 1944 tarihli 15. sayısında, İsmail Hakkı Baltacıoğlu'nun 1944 Şubat'ında Halkevinde verdiği konferansta komünistlerin küstah hareketleri ve sözleri nedeniyle, devrin başkanı Şükrü Saraçoğlu'na hitaben bir 'Açık Mektup' yayınlar. Bir yıl önceki Türkçe sözleri hatırlatılarak 'solculuğun müsamaha ve kayıtsızlıktan faydalanarak sinsi sinsi ilerlediğini' açıklar. Bunu ikinci mektup takip eder. Yurdun her yerinden ilgi gören açık mektuplar, kısa zamanda ülkenin gündemini meşgul etmeye başlar. Bu durumdan tedirgin olan zamanın Milli Eğitim Bakanı tarafından, Atsız'ın Boğaziçi Lisesi'ndeki Edebiyat öğretmenliği görevine 7 Nisan 1944 tarihinde son verir. Dergi kapatılır ve Atsız hakkında dava açılır.

    Atsız İstanbul'da oturduğu için, trenle Ankara'ya gider, garda binlerce genç tarafından karşılaşılır. Birçok genç tutuklanır. Mahkeme, Atsız'ı 4 ay hapis cezasına mahkum ederse de daha önce mahkumiyeti olmadığı ve iyi hali gözetilerek, cezalarının teciline karar verir.

    'Irkçılık-Turancılık' davası, 7 Eylül 1944'den itibaren haftada 3 gün olmak üzere 65 oturum devam eder, 29 Mart 1945 tarihli duruşmada, Atsız 6,5 yıla arkadaşları da muhtelif cezalara mahkum edilirler. Temyiz üzere Askeri Yargıtay kararı esastan bozar. Atsız, 1,5 yıl kadar tutuklu kaldıktan sonra 23 Ekim 1945 tarihinde tahliye edilir.

    1950-1951 öğrenim yılının başında Haydar Paşa Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine getirilen Atsız, burada iki yıl görev yaptı. Bu defa da 3 Mayıs'ın kutlamaları için Ankara'da verdiği ilmi bir konferans bahane edilerek öğretmenlikten alındı ve Süleymaniye Kütüphanesindeki eski görevine iade edildi (1952) . Burada 17 yıl çalıştıktan sonra 1969'da emekliye ayrıldı.

    1950-1952 yıllarında yayınlanan haftalık Orhun dergisinin başyazarlığını yaptı. 1962'de kurulan Türkçüler Derneği'nin genel başkanlığını üstlendi. 1964'den vefatına kadar Ötüken dergisini yayınladı. Ötüken'de bölücülük hareketlerine karşı dikkatleri çeken yazıları sebebiyle kendisi 'bölücülük' iddiası ile suçlanarak yargılandı.

    Fikir hareketini yürütmek, Allah'tan başka kimsenin önünde eğilmemeyi, Allah'tan başka kimseden korkmamayı, dünya ile ilgili arzu ve ihtiyaçlara tenezzül etmemeyi gerektirir ki, her zaman saygı ve hayranlıkla andığımız Atsız; baş eğmeyen, diz çökmeyen ve bütün baskılara rağmen susmayan, susturulamayan bir dava adamı olarak, arkasından silinmez izler bırakarak tarihe geçmiştir.

    Nihal Atsız son derece mütevazı imkanlar içinde yaşamasına rağmen, Türk Edebiyatı'nın ve Türk fikir hayatının en değerli eserlerine dev boyutta eserler katmış ve tek başına Türk Milliyetçiliği'nin akademisi haline gelmiştir. 

    Eserleri

    Romanları 
    Dalkavuklar Gecesi, İstanbul 1941 
    Bozkurtların Ölümü, İstanbul 1946 
    Bozkurtlar Diriliyor, İstanbul 1949 
    Deli Kurt, İstanbul 1958 
    Z Vitamini, İstanbul 1959 
    Ruh Adam, İstanbul 1972 

    Öyküleri 
    'Dönüş', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , Orhun, sayı.10 (1943) 
    'Şehidlerin duası', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , Orhun, sayı.12 (1943) 
    'Erkek kız', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    'İki Onbaşı, Galiçiya...1917...', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) , Çınaraltı, sayı.67 (1942) , Ötüken, sayı.30 (1966) 
    'Her çağın masalı: Boz oğlanla Sarı yılan', Ötüken, sayı.28 (1966) 

    Şiirleri 
    Yolların Sonu, (Bütün şiirlerinin toplandığı kitap) İstanbul 1946 
    Afşın'a Ağıt 
    Aşkınla 
    Ay Yüzlü Güzel Konçuy 
    'Asker kardeşlerime', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.3 (1938) 
    'Ayrılık', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Bahtiyarlık', Kopuz, sayı.10 (1944) 
    'Bugünün gençlerine', Atsız Mecmua, sayı.1 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.1 (1938) 
    'Bugünün gençlerine' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    Davetiye 
    Dosta Sesleniş 
    'Dünden sesler: Yarın türküsü', Orkun, sayı.53 (1951) 
    'Dünden sesler: Koşma', Orkun, sayı.58 (1951) 
    'Dün gece', Orhun, sayı.1 (1933) 
    Eski Bir Sonbahar 
    Gel Buyruğu 
    'Geri gelen mektup', Orkun, sayı.44 (1951) 
    'Harıralar', Çınaraltı, sayı.2 (1941) 
    Kader 
    Kağanlığa Doğru 
    Kahramanların Ölümü 
    Kahramanlık 
    Karanlık 
    Kardeş Kahraman Macarlar 
    Korku 
    'Koşma', Atsız Mecmua, sayı.2 (1931) 
    'Koşma' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Kömen', Ötüken, sayı.2 (1964) , Ötüken, sayı.28 (1966) , Ötüken, sayı.95 (1971) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.79 (1970) 
    'Macar ihtilâlcileri', Ötüken, sayı.82 (1970) 
    'Muallim arkadaşlarıma', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    Mutlak Seveceksin 
    'Nejdet Sançar'a ağıt', Ötüken, sayı.138 (1973) 
    'O gece', Orhun, sayı.2 (1933) 
    Özleyiş 
    Sarı Zeybek 
    Selam 
    Sona Doğru 
    'Şehit tayyareci Erkânıharp Yüzbaşı Kâmi'nin büyük hatırasına', Atsız Mecmua, sayı.6 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Şiir' (başlıksız) , Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Topal Asker', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) , Kopuz, sayı.4 (1943) 
    'Toprak-Mazi', Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) , Kopuz, sayı.3 (1943) 
    Türk Gençliğine 
    'Türk kızı', Tanrıdağ, sayı.4 (1942) 
    'Türkçülük bayrağı', Ötüken, sayı.119-120 (1973) 
    Türkistan İhtilalcilerinin Türküsü 
    'Türklerin türküsü', Atsız Mecmua, sayı.3 (1931) , 'Boz kurt' imzasıyla Ergenekon, sayı.2 (1938) 
    Unutma 
    'Varsağı' (başlıksız) , Atsız Mecmua, sayı.9 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.10 (1932) , Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    Yakarış I 
    Yakarış II 
    Yalnızlık 
    'Yarının türküsü', Çınaraltı, sayı.10 (1941) 
    Yaşayan Türkçülere Ağıt 
    'Yolların sonu', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 

    Diğerleri 
    Divan-ı Türk-i Basit, Gramer ve Lugati, Mezuniyet Tezi, Türkiyat Enstitüsü, no. 82, 111 s. (İstanbul, 1930) 
    'Sart Başı'na Cevap, İstanbul, 1933. 
    Çanakkale'ye Yürüyüş, İstanbul, 1933. 
    XVIıncı asır şairlerinden Edirneli Nazmî'nin eseri ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti, İstanbul, 1934. 
    Komünist Don Kişotu Proleter Burjuva Nâzım Hikmetof Yoldaşa, İstanbul, 1935. 
    Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar, I. Bölüm, İstanbul, 1935. 
    XVinci asır tarihçisi Şükrullah, Dokuz Boy Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, İstanbul, 1939. 
    Müneccimbaşı, Şeyh Ahmed Dede Efendi, Hayatı ve Eserleri', İstanbul, 1940. 
    900. Yıl Dönümü (1040-1940) , İstanbul, 1940. 
    İçimizdeki Şeytanlar (Sabahattin Ali'nin İçimizdeki Şeytan eserini eliştirmek için yazılmıştı) , İstanbul, 1940. 
    Türk Edebiyatı Tarihi, İstanbul 1940. 
    En Sinsi Tehlike (Faris Erman'in 'En Büyük Tehlike'ye karşılık vermek için yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Hesap Böyle Verilir (Reha Oğuz Türkkan'a hitaben yazılmıştı) , İstanbul, 1943. 
    Türkiye Asla Boyun Eğmeyecektir (İ.Süruri Ermete: Üçüncü dereceden harb malûlü piyade subayı imzasıyla yayımlanmılştı) , İstanbul, 1943. 
    'Ahmedî, Dâstân ve tevârîh-i mülûk-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    'Şükrüllah, Behcetü't tevârîh', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949. 
    'Âşıkpaşaoğlu Ahmed Âşıkî, Tevârîh-i Âl-i Osman', Osmanlı Tarihleri I, İstanbul, 1949.
    Türk Ülküsü, İstanbul 1956. 
    Osman (Bayburtlu) , Tevârîh-i Cedîd-i Mir'ât-i Cihân, İstanbul, 1961. 
    Osmanlı Tarihine Ait Takvimler I, İstanbul, 1961. 
    Ordinaryüs'ün Fahiş Yanlışları (Ali Fuat Başgil'e cevap) , İstanbul 1961. 
    Türk Tarihinde Meseleler, Ankara, 1966. 
    Birgili Mehmed Efendi Bibliyografyası, İstanbul, 1966. 
    İstanbul Kütüphanelerine Göre Ebüssuud Bibliyografyası, İstanbul 1967. 
    Âlî Bibliyografyası, İstanbul, 1968. 
    Âşıkpaşaoğlu Tarihi, İstanbul, 1970. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler I, İstanbul 1971. 
    Evliya Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler II, İstanbul 1972. 
    Oruç Beğ Tarihi, İstanbul, 1973. 

    Makaleleri 
    (Ahmed Naci ile birlikte) 'Anadolu'da Türklere ait yer isimleri', Türkiyat Mecmuası, sayı.2 (1928) 
    'Türkler hangi ırktandır? ', Atsız Mecumua, sayı.1 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.4 (1931) 
    ''İzmirden Sesler' hakkında', Atsız Mecmua, sayı.5 (1931) 
    'Hindenburgun sözleri', Atsız Mecmua, sayı.8 (1931) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.11 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Aynı tarihî yanlışlığa düşüyor muyuz? ', Atsız Mecmua, sayı.12 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Millî Seciye' buhranı, Atsız Mecmua, sayı.14 (1932) 
    'Türk vatanını peşkiş çekenlere', Atsız Mecmua, sayı.15 (1932) 
    'Sadri Etem Bey'e cevap', Atsız Mecmua, sayı.16 (1932) 
    'Bugünün meseleleri: Askerlik aleyhtarlığı', Astız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Darülfünunun kara, daha doğru bir tabirle, yüz kızartacak listesi, Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    'Vâlâ Nurettin Beyden bir sual', Atsız Mecmua, sayı.17 (1932) 
    ('Çiftçi-Oğlu H. Nihâl' imzasıyla) 'Dede Korkut Kitabı hakkında', Azerbaycan Yurt Bilgisi, c.1 (1932) 
    'Kuş bakışı: Orhun', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar I. Türkeli, II. İlk Türkler', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'En eski Türk müverrihi: Bilge Tonyukuk', Orhun, sayı.1 (1933) 
    'Kuş bakışı: Türk Dili', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'Türk tarihi Üzerine Toplamalar III. Yabancıların Türkeline saldırışı, IV.Milâttan önceki 5-4üncü asırlarda Türkelinde doğudan Çinlilerin, Batıdan Yunanlıların saldırışı', Orhun, sayı.2 (1933) 
    'X meselesi', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Haddini bil! ', Orhun, sayı.3 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: V. Milâttan önce 3-2nci asırlarda Türkler arasında dahilî savaşlar', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Ahmet Muhip Bey'e cevap', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Şarkî Türkistan', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar: VI. Kun devletinin dahilî teşkilâtı, VII. Kun (Oğuz) sülâlesi devrinde Türk birliği', Orhun, sayı.4 (1934) 
    'Komünist, Yahudi ve Dalkavuk', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'İkinci Türk Müverrihi: Yulıg Tigin', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı Âlimler', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref ve Hakimiyeti Milliye muharriri A. Muhip Beylere Açık mektup', Orhun, sayı.5 (1934) 
    'Alaylı âlimlerden Sadri Maksudi Beye bir ders', Orhun sayı.6 (1934) 
    'Cihan Tarihinin en büyük kahramanı: Kür Şad', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar' Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Edirne Mebusu Şeref Beye İkinci Mektup', Orhun, sayı.6 (1934) 
    'Gaza topraklarının gazi ve şehit çocukları', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Edebiyat Fakültesi Talebe Cemiyetinin değerli bir işi', sayı.7 (1934) 
    'Baş makarnacının sırtı kaşınıyor' (Benito Mussolini'ye hitaben yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'İnkilâp Enstitüsü Dersleri', Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Musa'nın Necip (!) evlâtları bilsinler ki:' (Yahudilere kasten yazılmıştı) , Orhun, sayı.7 (1934) 
    'Tavzih', Orhun, sayı.7 (1934) 
    Yirminci asırda Türk meselesi I. Türk Birliği', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerinde Toplamalar', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Kanun Ahmet Muhip Efendiyi çarptı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Moyunçur kağan âbidesi, Orhun, sayı.8 (1934) 
    'İstanbulun Fethi yılına ait bir mezar taşı', Orhun, sayı.8 (1934) 
    'Yirminci asırda Türk meselesi II. Türk Irkı = Türk milleti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    'Türk Tarihi Üzerine Toplamalar', Orhun, sayı.9 (1934) 
    '16ncı asır şâirlarinden Edirneli Nazmî ve bu eserin Türk dili ve kültürü bakımından ehemmiyeti', Orhun, sayı.9 (1934) 
    (Nâmık Kemâl hakkındaki fikirleri) , 'Namik Kemal', Millî Türk Talebe Birliği, sayı.3 (1936) 
    On beşinci asıra ait bir türkü, Halk Bilgisi Haberleri, yıl.7, sayı.84 (1938) 
    'Dede Korkut', Yücel, c.VIII, sayı.84 (1939) 
    'Cihan tarihinin en büyük kahramanı: Kürşad', Kopuz, sayı.3 (1939) 
    ('Çiftçi-oğlu' imzasıyla) 'Atalarımızdan kalan eserleri yıkmak vatana ihanettir', Kopuz, sayı.5 (1939) 
    'Türk tarihine bakışımız nasıl olmalıdır? ', Çınaraltı, sayı.1 (1941) 
    'Koca Ragıp Paşa, Haşmet ve Fıtnat hanım arasında şakalar', Çınaraltı, sayı.3 (1941) 
    'Dilimizi Türkçeleştirmek için amelî yollar', Çınaraltı, sayı.5 (1941) 
    'Türk ahlâkı', Çınaraltı, sayı.7 (1941) 
    '10 İlkteşrin 1444 Varna meydan savaşı', Çınaraltı, sayı.15 (1941) 
    'Büyük günler', Çınaraltı, sayı.16 (1941) 
    'İki mühim eser', Çınaraltı, sayı.17 (1941) 
    'En eski zamana ait Türk destanı. Alp Er Tunga Destanı', Çınaraltı, sayı.19 (1941) 
    'Namık Kemal', Çınaraltı, sayı.22 (1942) 
    'Mühim bir dergi', Çınaraltı, sayı.27 (1942) 
    'Millî şuur uyanıklığı', Çınaraltı, sayı.33 (1942) 
    'Türk gençliği nasıl yetişmeli? ', Çınaraltı, sayı.35 (1942) 
    'İran Türkleri', Çınaraltı, sayı.36 (1942) 
    'Dil meselesi', Çınaraltı, sayı.38 (1942) 
    'Rıza Nur', Çınaraltı, sayı.42 (1942) 
    'Yeni bir Selçukname', Çınaraltı, sayı.52 (1942) 
    'Günümüzün baş müverrihi ve büyük bir eseri', Çınaraltı, sayı.58 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları', Tanrıdağ, c.1, sayı.10 (1942) 
    'Osmanlı Padişahları II', Tanrıdağ, c.1, sayı.11 (1942) 
    'Yeni eserler: 'Adana fethinin destanı'', Çınaraltı, sayı.82 (1942) 
    'Türk milletinin şeref şehrahı', Kopuz, sayı.1 (1942) 
    'Fatih Sultan Mehmet', Çınaraltı, sayı.88 (1942) 
    'Azizim Tevetoğlu', Kopuz, sayı.7 (1942) 
    'Türk Sazı', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Futbol Maçları', Türk Sazı, sayı.1 (1942) 
    'Türkçülük', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere birinci teklif', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'İki büyük yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 1', Orhun, sayı.10 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiye'nin Millî Futbol Maçları', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Büyük bir yıl dönümü', Orhun, sayı.10 (1942) 
    'Türkçülere ikinci teklif', Orhun, sayı.11 (1942) 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 2. 1915 Çanakkale savaşlarının bilançosu', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Türkiyenin Millî Atletizm Maçları', Orhun, sayı.11 (1942) 
    'Savaş aleyhtarlığı', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'İki şanlı yıl dönümü', Orhun, sayı.12 (1942)
    'Türkçülere üçüncü teklif', Orhun 
    (İmzasız) 'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 3', Orhun, sayı.12 (1942) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) , 'Türkiyenin Millî Kılıç Maçları', Orhun, sayı.12 (1942) 
    'Şanlı bir yıl dönümü', Orhun, sayı.13 (1944) 
    ('T. Bayındırlı' imzasıyla) 'Türkiyenin Balkanlararası Millî Güreş Maçları', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk kızları nasıl yetiştirilmeli', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türk gençlerine düşündürücü levhalar: 4', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere dördüncü teklif', Orhun, sayı.13 (1944) 
    'Türkçülere beçinci teklif', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Yabancı bayraklar altında ölenlere ağıt' (Stalingrad muharebesinde şehit düşen Türk asıllı Kızıl Ordu askerleri için yazılmıştı) , Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Ülküler taarruzîdir', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Varsağı', Orhun, sayı.14 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye Açık Mektup (20 Şubat 1944 Pazar) ', Orhun, sayı.15 (1944) 
    'Başvekil Saracoğlu Şükrü'ye İkinci Açık Mektup (21 Mart 1944, Maltepe) ', Orhun, sayı.16 (1944) 
    Saracoğlu, 5 Ağustos 1942'de Başvekil seçildiğinde Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir diye konuştuğu için 'Türkçü Başvekil' olarak tanınıyordu.
  • Kitap incelemesinden ziyade yazarın hayatına dair bilgi içeren bir yazı yazmak istedim.

    Fikirleriyle, hayatıyla beni etkilemiş bir insandır kendisi. İncelemede yazdığım bilgilerin kaynağı;
    Kızı Ümit Meriç’in yazdığı: Babam Cemil Meriç
    Dücane Cündioğlu’nun yazdığı: Bir Mabed Bekçisi

    TRT'de yayınlanan Türkiye’nin Ruhu Belgeseli ve İstanbul Valiliğinin Cemil Meriç’in hakkında yayınladığı yazılardan benim not ettiğim, altını çizdiğim yerlerin bir kısmı.
    Muhtemelen uzun bir inceleme olacak olsa da, konu Cemil Meriç olduğu için kısa bir özet olarak görülebilir.


    Fikir işçisi, Türkiye’nin ruhu, Aydın gibi sıfatları fazlasıyla hak eden Türkiye’nin yetiştirdiği ender insanlardandır kendisi.
    Çocukluğundan başlayacak olursak yakınlarının tasvirine göre;
    ‘’Kısa pantolonlu, gözlüklü, yalnız ve farklı.’’
    Çocukluğu boyunca hayatının diğer dönemlerinde de olacağı gibi yalnız.
    Yaşıtları oyunlar oynarken o sütten kesildiği yaşta, dört yaşında okumayı öğreniyor.
    Mehmet Emin Yurdakul’un Türk sazı dergisini o yıllarda elinden düşürmüyor. Dört yaşında, dört numara miyop.
    Ailesini ve kendisini şöyle anlatıyor;
    ‘’Babam çeşitli nikbetler yüzünden hayata küsmüş eski bir yargıç. Az konuşan, çatık kaşlı hareketlerine akıl erdiremediğim bir insan. Annem bu yabani dünyada aşinası olmayan, hasta bir kadıncağız. Silik, mızmız. 12 Aralıkta doğan ben, hep itilip kakılmışım, düşman bir dünyada dostsuz büyüdüm. Daima başka, daima yabancı. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçtım.’’

    İlkokulu bitirip Antakya Sultaniyesine başlıyor, bu okul tam ona göre. Öğretmenlerinin bazıları iki doktora yapmış, mutasarrıflık, profesörlük ünvanı almış kişiler. Aynı zamanda farklı milliyetlerden öğretmenleri de var bu okulda. Fikir hayatına böyle bir ortamda atılıyor Cemil Meriç. Hatay’ın Fransız mandası olduğu bu yıllarda müfredatta buna uygun tabii. Birçok ders Fransızca okutuluyor. Bu sayede Fransız Edebiyatını çok daha yakından tanıma fırsatı bulmuş. Ama yalnızca Fransız Edebiyatı ile sınırlamamış kendisini, okuma yelpazesi çok daha geniş ve okuma sevgisi çok daha büyük.
    Yıllar sonra bu durumu şöyle anlatıyor;
    “Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım. Bu dünya, kitaplara açılıyordu; bu, sonsuzluğun erken keşfiydi belki de.’’

    Çok okuyan, fikirlerini tartışmak isteyen bir insan kendisi fakat onunla tartışabilecek hiç kimse yok çevresinde. Her sene sınıf birincisi ama bu da yetmiyor ona ve yazmak istiyor.
    İlk yazısı ‘’Yerel gün’’ gazetesinde çıkmış. Ardından Hataylı Türklerin Fransız mandasına direnmesini destekleyen bir yazı yazıyor. Bu yazı Fransız İstihbaratının gözünden kaçmıyor, ‘’Fransız karşıtlığı’’ ile suçlanıyor ve okuldan artık hiçbir şekilde mezun edilmeyeceğini anladığından okulunu son senesinde bırakmak zorunda kalıyor.

    Bunun üzerine gözlerinin ışığı daha da sönmeye başlıyor bu yıllarda, altı numara miyop ve yine büyük bir arayışın içinde.
    Marksist bir anlayışa sahip, daha sonra ki durakları Ateizm ve Türkçülük olacaktır.
    Cemil Meriç’in arayışlarla geçen fikir hayatı kendi yaptığı bir tasnife göre şu dönemlere ayrılıyor:
    1917-1925: Koyu bir Müslümandır.
    1925-1936: Şoven milliyetçidir.
    1936-1938: Sosyalisttir.
    1938-1960: “Âraf” dediği kuluçka devrindedir.
    1960-1964: Hint devrindedir.
    1964’ten sonra ise sadece Osmanlıdır.

    1933’de İstanbul’a taşınıyor ve Nazım Hikmet ile tanışıyor. Geçim sıkıntısının kendini gösterdiği bu yılları şöyle anlatıyor;
    ‘’Yıllarca aç kaldım ve koca bir şehirde yapayalnız. Gurbet ve açlık, bu şehrin kaldırımlarında bir başka aç Cemil Meriç hiçbir zaman dolaşmamıştır. Temsil ettiği beşeri değerleri lekelememek için açlıktan kıvranmaya razı olan adam.’’

    Ekonomik nedenlerden dolayı İstanbul’da tutunamıyor ve mecburen memleketine geri dönüyor. Kazandığı sınav sonucunda İskenderun tercüme odasına giriyor. Bu iş ona yeniden umut veriyor fakat çok uzun sürmüyor bu durum.
    Bir telefon emriyle aniden görevine son veriliyor.
    Ardından Hatay Aktepe’ye, Nahiye Müdürü olarak atanıyor. 22 gün sonra tekrar görevden alınıyor, yine bir telefon emriyle.

    1939’da ise polis Cemil Meriç’in evini basıp tüm kitaplarına ve dergi koleksiyonlarına el koyuyor.
    Suçu ‘’Komünizm propagandası yapmak ve Bağımsız Hatay Hükümetini devirmeye teşebbüs.’’
    Savcının talebi, idam.
    Cemil Meriç mahkemede muhalifliğinden ödün vermiyor ve ‘’Ben bir marksistim’’ diyor.
    Böyle bir cümle Türkiye Cumhuriyeti mahkemelerinde ilk kez kullanılıyor.
    Bu dönemi ve gördüğü baskıyı şu satırlarla anlatmış;
    ‘’Herhangi bir Batı ülkesinde büyük bir fikir adamı olabilirdim. Ama ezdiler. Acaba daha ezilen kaç kişi var bu memlekette, her aydınlığı yangın sanıp söndürmeye çalışan zavallı memleketim. Karanlığa o kadar alışmışsın ki, yıldızlar bile rahatsız ediyor seni. Memleketim… En seçkin evlatlarının beynini ve kalbini itlere peşkeş çeken memleketim.’’

    İki ay tutuklu kaldıktan sonra beraat ediyor fakat geri kalan hayatı boyunca polisin takibinden kurtulamıyor.
    1940 yılında yeniden İstanbul’a giderek yabancı diller yüksekokuluna kaydını yaptırıyor. Burada da hocalarının bilgi eksikliğini yüzlerine vurmaktan kaçınmıyor.
    Öyle ki Öğretmeni Sabri Esat Siyavuşgil, ‘’Evladım senin bu derslere hiç ihtiyacın yok ki, artık okula gelme’’ diyor.
    O da daha fazla kitapların dünyasına sığınıyor, Salâh Birsel tanıklık ettiği kitap tutkusunu şöyle anlatıyor;
    ‘’Gece gündüz okurdu. Bu yüzden gözlerinin gücünü her geçen gün biraz daha yitirirdi. Ne var ki o buna hiç aldırmazdı.Odasında masanın üstüne sandalyesini koyar, kendisi de sandalyeye çıkar ve kitabını ampule 30 cm uzaklıkta okurdu. Bunu, elektrik ampulünü aşağı kadar iletecek kordona verecek parası olmadığı için yapardı. Parasız oluşunun sebebi, eline geçen parayı kitaplara yatırmasıydı.’’

    En sevdiği yazar, düşünce dünyasına onunla girdim dediği Balzac. Çeviriler yapmaya bir yandan da dergilerde yazdığı yazılarla para kazanmaya çalışıyor. Yalnızlıktan yakındığı 1942 yıllarında, Kerim Sadi’nin ısrarıyla Öğretmen arkadaşı Fevziye Menteşoğlu ile tanışıyor. Birkaç ay sonra ona, “İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” şeklinde bir evlenme teklifinde bulunuyor. Fevziye Hanım’ın cevabı kısa ve net: “Cesaretimi takdir edersiniz”
    Ve evleniyorlar.

    Bu yıllarda yabancı diller okulundan mezun oluyor ve mecburi hizmetini yapmak için Elazığ’a tayin ediliyor. Savaş yılları açlık, sefalet ve kıtlığı beraberinde getiriyor. Ve Fevziye Hanım, aşırı soğuk yüzünden peş peşe iki çocuğunu düşürüyor.Cemil Meriç ise buz gibi salonda öğrencilerine eğitim vererek acısını dindirmeye çalışıyor.
    Fevziye Hanım 3.kez hamile kalınca İstanbul’a gidiyor, Cemil Meriç de bu yıllarda görevinden istifa ederek onunla beraber gidiyor. Geçinmek için gece gündüz Balzac çevirileri yapmaya devam ediyor. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Fransız Okutmanlığı görevine atanıp bir yandan da Sosyoloji üzerine dersler veriyor.

    Gözlerinde ki bozukluk daha da ilerlemeye başlamış.
    Bir bahar akşamı. Cemil Meriç, eşi Fevziye Hanım'la birlikte, akrabası Ahmet Çipe'nin konuğu. Sohbetler yapılır, yemekler yenir, çaylar içilir. Cemil Meriç'in gözlerinde 12,5 miyop ve kuvvetli hipermetrop vardır. Merdivenlerden inerken son eşiği göremeyen Cemil Meriç düşer. Bir şeyi yoktur. Ev sahibiyle vedalaşıp sokağa çıkarlar.
    Yolda yürürken, eşinin kulağına yaklaşıp şöyle söyler: "Fevziye, elektrikler mi kesik, hiçbir şey göremiyorum."

    38 yaşında görme yetisini tamamen kaybetmiştir. Fakat bu durum bile onu hayattan koparmaz. En çok üzüldüğü şey, bir daha kitap okuyamayacak olmasıdır. Öğrencileri bu üzüntüsünü bildiği için her gün onun evine gelerek saatlerce kitap okur. Yine tüm eserlerini gözlerini kaybettikten sonra verir.
    Cemil Meriç, eserlerinde bilhassa Türkçe’nin hızla kan kaybetmesi ve mâzi ile aradaki çatlağın her geçen gün biraz daha büyümesi, bunun Türk toplumunun bugünü ve yarını üzerinde icra edeceği yıkıcı tesirler üzerinde durur. Bir düşünce geleneğinden mahrum olmaları yüzünden Eflâtun’un ünlü istiaresinde geçtiği gibi “mağara”ya kapatılmış olan Türk aydınlarının kısa zaman aralıklarında hızla burçtan burca savrulmalarına işaret eder. Gerçeğin kimsenin tekelinde bulunmadığını, dolayısıyla ona ancak ortak bir gayret ve açık bir zihinle ulaşılabileceğini, sağ-sol çatışması gibi Avrupa’dan ithal edilen suni kamplaşmaların Türk insanı ve aydınının zaten zayıf ve mecalsiz bırakılmış dinamiğini iyice körelteceğini, aydınların kendi kültür köklerini olduğu kadar dünya kültürünü, içine girmek için Tanzimat’tan beri çırpındığımız Avrupa’yı bile son derece yetersiz ve sığ bir şekilde tanıdığını belirtir. Öte yandan Jurnal Cilt 2’de Lamia Hanıma yazdığı mektuplar aşkın en saf ve en tutkulu halidir. Edebi değeri son derece yüksek bir eser.

    Gelelim 1980 yılında yayınlanan bu kitabına. Edebiyattan Felsefeye, Doğu Batı meselesinden, Oryantalizme kadar her konu ayrıntılı ve sade bir biçimde kendine yer bulmuş.
    Kendi söylemiyle kurmak istediği kütüphanenin bir kısmı ve yazdığı bir ansiklopedi.

    Anlaşılmasını temenni ettiğim bir insandır Cemil Meriç. Sıkıntıların, sorunların, baskıların yıldıramadığı kitap sevdası benzersiz, büyük bir ‘’Fikir Adamı.’’

    Kendisininde söylediği gibi;
    ‘’Bütün hayatı vermekle geçti. Bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı. Ve uğrunda çarmıha gerildikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye.’’
  • 1917...
    Yedinci ordu komutanlığına atanmıştı, İstanbul'dan Halep'e hareket etmek üzereydi. Şişli'deki evine bir Alman subayı geldi, yedi adet sandık getirmişti,
    sandıklar çil çil altın doluydu.

    Mustafa Kemal "bunlar ne?" diye sordu.
    Alman subayı izah etti.
    "Yıldırım orduları grup komutanı mareşal Falkenhayn tarafından Mustafa Kemal'in şahsına gönderildi" dedi.

    Belge yoktu, kayıt yoktu.
    Osmanlı subaylarını parayla satın almaya alışık olan Alman mareşali,
    kendi devletine değil, Alman imparatorluğunun çıkarlarına hizmet etmesi için alenen rüşvet göndermişti.

    Mustafa Kemal "şahsi" olarak kabul etmedi. Tutanak hazırlattı.

    Alman subayına ve şahitlere imzalattı.
    Kendisine gelen altınları doğrudan yedinci ordu levazımına yolladı, tutanağı da Falkenhayn'a gönderdi.
    "Kolayca tahmin etmek mümkündür ki, mareşal Falkenhayn benden başka birçoklarını böyle sandıklarla iğfal etmek yolundaydı" dedi.

    Aynı "iğfal" yolunu İngilizler de denemişti...
    Kuvayı Milliye sürecinde aracılar gönderen İngiliz hükümeti, Anadolu direnişinden vazgeçmesi karşılığında Mustafa Kemal'e dilediği miktarda para,
    İtalya'da villa teklif etmişti!

    1921...
    İstanbul'daki İngiliz işgal komutanlığı,
    para ve villa teklifinin manasız
    olduğunu gayet iyi biliyordu.
    Bu teklifte ısrar eden İngiltere savaş bakanlığına şu "çaresizlik" notunu göndermişti: "Mustafa Kemal ittihatçı önderler arasında kendi adına
    para geçirmemiş tek kişidir."

    1923...
    Şubat ayıydı, henüz cumhuriyet ilan edilmemişti. Muhalif milletvekilleri
    TBMM başkanlığına önerge verdi. "Memleketin yönetimini bırakması,
    bir kenara çekilmesi koşuluyla, kendisine özel bir saray tahsis edilmesi ve ayda 10 bin lira maaş verilmesi" teklif ediliyordu!

    Bu tuhaf önergeyi duyduğunda acı acı gülümsedi.
    Mustafa Kemal'in vatan millet ideallerine fiyat biçiyorlardı.
    Üstelik...
    Meclis'teki muhaliflerin bu utanç verici teklifi, İngiliz hükümetinin iki yıl önceki teklifiyle birebir örtüşüyordu.
    Yılmaz Özdil
    Kırmızı Kedi Yayınevi 1000.Kitap
  • Alay eder gibi tayin çıkarılıyordu.
    Bavullarını yerleştirmesine bile fırsat bırakılmıyordu. Yıldırım orduları komutanına, yıldırma harekatıydı. Başarılı oldukça, şöhreti arttıkça, cezalandırılıyordu.
    Ekim 1917'de nihayet İstanbul'a alındı ama, görev tanımı yapılmamıştı, gene nereye gideceği belirsizdi, bu yüzden yine ev tutmamıştı, Pera Palas'ta kalıyordu.
    Yılmaz Özdil
    Sayfa 73 - Kırmızı Kedi Yayınevi
  • D.27.MART 1889
    Ö. 13 ARALIK 1974

    "Her akşam üstü sanıyorum ki, artık dünyanın sonu gelmiştir.
    Üzerinde yaşadığım bu toprak,
    ya içindeki gizli dert ile şişip çatlayacak ya da bir dehşetli gürültü ile, yerin dibine doğru çöküp gidecektir.”

    Yakup Kadri KARAOSMANOĞLU

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mart 1889'da Kahire'de doğar. Babası Karaosmanzâdelerden Abdülkadir Bey, annesi İkbal Hanım'dır. Yakup Kadri 17. asır sonlarında ismi tarihimize karışan, Karaosmanoğulları'nın erkek kuşaktan gelen torunlarındandır. Ailesi Yakup Kadri 6 yaşındayken Manisa'ya yerleşir ve yaklaşık 7 yıl burada kalır. Yakup Kadri için Manisa çok önemlidir. Çocukluğunun bir döneminin geçtiği bu yeri şöyle anlatır:

    "Küre-i arzın hiçbir suyu bana bunun kadar, munis ve aşina değildir; çocukluğumun en ferahlı günleri Gediz Çayı'nın kenarında geçti... Herhangi bir derme çatma tekneye atlayarak bu adaların aralarında dolaşmak en sevdiğim eğlencelerden biriydi. "

    Yakup Kadri burada Çaybaşı Feyziye Mektebinde ilköğrenimine başlar (1901-1903). İlkokul devresinde bile büyük bir okuma hevesine sahiptir. Evleri kitap dolu varlıklı bir ailenin çocuğudur. Annesi onun tahsil ve terbiyesine önem vermiştir. Bütün Türk analarının kendisine benzemesini istediği anası, ona kış gecelerinde Ekmekçi Kadın, Monte Cristo gibi romanlar okur. Bunların kendisinde edebiyat aşkı uyandırdığını söyler. Annesinin okuduğu Monte Cristo onda derin etkiler bırakır.

    Aile 1903 yılında İzmir'e taşınır. Yakup Kadri burada İzmir İdadisi'ne devam eder. İzmir'de tanıdığı Akhisarlı Abdullah Rahmi, Yakup Kadri'yi edebiyata yönelten kişidir. İzmir İdadisinde okursa da (1903-1905) bitiremeden babasının vefatı üzerine annesiyle birlikte Mısır'a döner. İskenderiye'de Fransız Frerler Mektebinde ve İsviçre Lisesinde okuyarak ortaöğrenimini tamamlar (1908). II. Meşrutiyet'ten biraz evvel ailesiyle Türkiye'ye gelip İstanbul'a yerleşir. 1908'de Mekteb-i Hukuka kaydolarak üçüncü sınıfa kadar okur.

    İzmir'den arkadaşı Şahabeddin Süleyman'ın teşviki neticesinde, Refik Halid (Karay), Ali Faik (Ozansoy), Celal Sahir (Erozan) ve Müfit Ratip'in toplantılarına katılır. Bu toplantılar Fecr-i Âti'nin kuruluşunu hazırlar. 1917 yılına kadar Yakup Kadri, edebiyatta ferdiyetçi bir tutum sergiler.

    Osmanlı için yıkımın ve acıların yaşandığı 1912-1918 yılları arasında, edebiyatta millîleşmenin ortaya çıktığı görülür. 1916 yılından itibaren Yakup Kadri, acıları, savaşları içeren hikâyelerini İkdam'da neşretmeye başlar. 1916-1917 yıllarında Üsküdar idadisi'nde edebiyat ve felsefe muallimliği yapar.

    Daha sonra İsviçre'de bir süre tüberküloz tedavisi görür. İstanbul'a döndüğünde ikdam gazetesi yazarı olarak Millî Mücadeleyi destekleyen yazılar kaleme alır (1919). Daha sonra Ergenekon adlı kitabında toplayacağı bu yazılarından dolayı 1921'de Ankara hükümetinin çağrısı üzerine Anadolu'ya geçer. Savaştan sonra Tedkik-i Mezâlim Heyetinde görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya civarını dolaşır. II. Büyük Millet Meclisi'ne önce Mardin (1923-1931) daha sonra da Manisa (1931 -1934) milletvekili olarak girer.

    Milletvekilliği süresince Hâkimiyet-i Milliye, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleriyle, imtiyaz sahipliğini yaptığı Kadro dergisinde edebî ve siyasî yazılar kaleme alır. Kadro, Kemalist devrimleri yanlış yorumladığı ve temel ilkelerin saptırılmak istendiği iddialarından dolayı kapatılır. Kadro dergisi ve Yakup Kadriyle ilgili Adile Ayda edebî hatıralarında şunları aktarır:

    "Yakup Kadri'nin kayınbiraderi Burhan Belge ve arkadaşları aralarına Yakup Kadri'yi de alarak Kadro adlı bir dergi çıkartmağa başlamışlardı. Dergi bugünkü deyimiyle solcu bir dergi idi ve herkes Yakup Kadri'nin bu işe karışmasına şaşıyordu. Atatürk'ün bu dergiye çok sinirlendiği söyleniyordu. 1934 yılında Atatürk'ün sabrı tükendi ve dergi kapatıldı. Gazi mecmuayı kapatmakla iktifa etmedi. Çıkaranları çil yavrusu gibi dağıttı. Yakup'a da sefirlik şeklinde piyango isabet etti. Amma kim ne derse desin. Bu bal gibi sürgündür... "

    Böylece Yakup Kadri 1934'ün sonlarından itibaren Tiran, Prag (1935-1939), Lahey (1939-1940), Bern (1942-1949), Tahran (1949-1951) ve tekrar Bern (1951-1954) elçilik görevleriyle 'zoraki diplomatlık' mesleğine girmiş olur. 1955'te emekli olarak Türkiye'ye döner.

    27 Mayıs 1960 İhtilâlinden sonra kurucu meclis üyesi ve Cumhuriyet Halk Partisi Manisa milletvekili (1961) olur. 1962'de Atatürk ilkelerinden uzaklaştığını ileri sürerek partisinden ayrılır. 1965'te siyasî hayata tamamen veda eden Karaosmanoğlu'nun son resmî vazifesi Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu başkanlığıdır. 13 Aralık 1974'te Ankara'da hayata veda eder. Yakup Kadri, istanbul-Beşiktaş'ta Yahya Efendi Mezarlığına annesi ikbal Hanım'ın yanına defnedilir.

    B. ŞAHSİYETİ VE SANATI

    Hasan Ali Yücel, Yakup Kadri'nin karakter özellikleri hakkında şunları söyler:

    "Zaman zaman kendisini zedeleyen, hırpalayan beden yıkımları ve acıları, bu narin vücut içinde, onun sinirlerini en korkunç sarsıntılara dayanır hale getirmiştir. Istırap, Yakup Kadri'nin bütün hayatında zekasını ve duygusunu biledi. Eserlerindeki ve hayatındaki şimşekler, daha çok menfi elektrik yüklü bulutların çakışlarıdır. Fakat bu hal, onu hiçbir zaman somurtkan bir insan yapmamıştır. Çünkü içi hayat doludur, hareket doludur. "

    Çocukluğunun ilk yılları Kahire'de geçtiğinden Mısır'ın egzotik havası onun hayal iklimini etkiler. Burada Batı ve Doğu sanatçılarını, âlimlerini okuyup tanıma fırsatı bulur. İzmir'de Akhisarlı Abdullah Rahmi ona edebiyat aşkını aşılar. Ahmed Midhat, Muallim Naci, Recaizade Mahmud Ekrem ve Abdülhak Hamid Tarhan'ın eserlerini okur. O günleri bir yazısında Yakup Kadri şöyle dili getirir:

    "Baha Tevfik, Şehabeddin Süleyman ve ben birbirimizden hiç ayrılmaz coşkun şiir meczubu idik. İzmir askeri kıraathanesi ve Kemeraltı'nda Giritli Ali Efendi'nin kütüphanesi her günkü içtimai yerimizdi. Baha Tevfik mühtehzi ve reybi, Şehabeddin Süleyman coşkun ve gürültücü; ben, utangaç ve sükûtî akşamüstü mektepten çıkar çıkmaz koltuğumuz altında bir yığın kitap, bizi bekleyen genç zabit Ömer Seyfettin ile görüşmeye giderdik. "

    Yakup Kadri, Millî Mücadele yıllarında Tetkik-i Mezalim Heyeti'yle memleketi dolaşırken gördüğü manzaralardan sonra, millî edebiyatın vatanını Anadolu'da bulacağını anlar. Millî Savaş Hikayelerinde ve Yaban'la başlayan roman serisinde bundan sonra hep bu toprakların hikmetini dile getirecektir:

    "Hiç iğrenmeden, hiç korkmadan, çekinmeden, bu tozlara, bu topraklara doğru eğileceğiz; onları terimiz ve gözyaşlarımızla yuğuracağız ve hasretini çektiğimiz güzellik abidesini işte bu çamurdan ve bu hamurdan yapacağız. "

    Sanatkârâne ifadeyi hiç bırakmamakla beraber, Yakup Kadri, üslûbunun gücü ile gerçeğin trajedisini birleştirir. Millî Mücadele'nin bir destan olduğuna inanır. O günlerde yazılmış makalelerini ve hikâyelerini Ergenekon adı altında toplaması bu arzusunun ifadesidir.

    Geniş kültür birikiminde birbirinden farklı pek çok şahsiyet ve akımın izleri bulunan Yakup Kadri'nin mensur şiir tarzı denemeleri başta olmak üzere eserlerinde tasavvufi hikmetler, Kitâb-ı Mukaddes'ten kıssalar, Yûnus Emre, Fuzûlî, Karacaoğlan gibi yerli şairlerin yanında İbsen, Maeterlinck, Proust, Nietzsche, Bergson gibi Batılı yazar ve filozofların da tesirleri görülür.

    Kendisinin de kabul ettiği gibi Fransız realist ve natüralistlerini benimsemiş olan Yakup Kadri'nin romanları bu akımlara uygunluk gösterir. Bunlarda daima bozulan cemiyet ve fertleri konu almış, kahramanlarını da muhayyilelerinde canlandırdıkları ile cemiyet gerçeğinin çarpışmasından doğan hayal kırıklığına uğramış kişilerden seçmiştir. Bilhassa erkek kahramanların hayat karşısında bedbin, tatminsiz, hatta psikopat olmaları, hayatı ızdırap verici ve çekilmez kabul etmeleri daima kötüyü tahlile çalışan naturalizm akımına uygun düşmektedir. Daha ilk hikâyelerinden başlayarak kötülüklere, musibetlere, günaha mahkûm, çoğunlukla irade yoksulu olarak çizilen kahramanlar Yakup Kadri'nin mizacına uygun düşen fatalizmden (kadercilik) kaynaklanmaktadır. Kenan Akyüz, onun eserlerinde kullandığı üslûbu hakkında şunları söyler:

    "Bütün romanlarını -Bir Serencam'daki ilk hikayeleri hariç- bütün hikayelerini sosyal temalara dayandıran Karaosmanoğlu'nda sağlam bir gözlem yeteneği vardır. Sağlam bir üsluba sahip olan yazar, karakterlerini eserlerinde başarılı olarak canlandıran ve fikir bakımından yüklü olan roman, hikayelerini bu kuruluktan kurtarabilmek için birer aşk eklemiştir. Fakat ikinci planda kalan bu aşk olaylarından başka, roman ve hikayelerini cazipleştiren asıl mühim âmil, onun titiz bir üslûbçu oluşudur. Gerçekten onun üslûbu, Halid Ziya'dan sonra, son devir Türk romanında görebildiğimiz en sağlam üslûbtur."

    1922-1956 arasında 9 romanı yayımlanmış olan Yakup Kadrinin bu eserlerinin en belirgin özelliği bir devir romanı (nehir roman) oluşlarıdır. Türk toplumunun 75 yıllık tarihini sıraya koymak istediği için romanları böyle nitelendirilmiştir. O, bir çöküş dönemi romancısıdır. Bu seçim onun kötümser dünya görüşüne uygun olmakla birlikte, o aynı zamanda yaşadığı dönemin tanıklığını da üstlenir. Her bir romanı, çöken Osmanlı'yı oluşturan bir kurumun yozlaşmasını ele alır.

    Millî Mücadele'ye kadar yazdığı romanlarındaki kahramanlar kötümser ve pasifken, daha sonra yazdıklarında bu kahramanların mücadeleci ve aktif oldukları görülür. Romanlarının çoğunda kendine benzer tipler oluşturur: Kiralık Konak'ta Hakkı Celis, Nur Baha'da Macit, Yaban'da Ahmet Celal, Yakup Kadri gibi düşünür ve davranırlar.

    Kiralık Konak (1922): Tanzimat'tan I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar yetişmiş üç neslin düşünüş ve yaşayışlarındaki değişiklikleri ele alarak ailenin çöküşünü anlatır. Üç nesli barındıran konak, Osmanlı'nın sembolüdür. Seniha, Faik, Hakkı Celis hiçbir sağlam değere sahip değillerdir.

    Nur Baba (1922): Anadolu'nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük önem taşıyan tekkelerin toplum için zararlı bir hale dönüşmelerini ele alır. Yakup Kadri'nin en çok eleştirilen eseridir.

    Sodom ve Gomore (1928): İşgal altındaki Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul anlatılır. İstanbul artık Tanrı'nın lanetine uğrayan şehirlere dönmüştür. Bu eserde kendi basit çıkarları için Türk zaferine sırt çevirmeye çalışan insanları eleştirel bir dille ele alır ve bu şehrin ancak ateşle temizleneceğine inanır.

    Yaban (1932): Yakup Kadri'nin 1921'de Tetkik-i Mezalim Heyeti ile Anadolu'da yaptığı tetkik gezisinin ürünü olan bir eserdir. Bu eseriyle 1942 CHP Roman Ödülü'nü kazanmıştır. Yakup Kadri, aydını, devrinin halkına yabancı ve işe yaramaz şekilde ele alır. Bu roman aslında bir aydının kendini ve diğer aydınları eleştirisidir. Halk-aydın farkı üzerine kurulan köyü köylüyü işleyen eserde Yakup Kadri'nin yaklaşımı alışılagelenin dışındadır.

    Ankara (1934): Savaş Ankarası, Cumhuriyet Ankarası ile on yıl sonrası Ankarası hakkında hayallerini Ankara adlı eserinde yazar.

    Bir Sürgün (1937): Bu eser Batı hayranlığıyla yetişen, kendi kültür ve milliyetinden habersiz bir paşa çocuğunun İstanbul'dan İzmir'e sürgün edilişi, Paris'e kaçışı ve oradaki fikir ve buhranlarının anlatıldığı bir dramdır.

    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 27 Mart 1889'da Kahire'de doğar. Babası Karaosmanzâdelerden Abdülkadir Bey, annesi İkbal Hanım'dır. Yakup Kadri 17. asır sonlarında ismi tarihimize karışan, Karaosmanoğulları'nın erkek kuşaktan gelen torunlarındandır. Ailesi Yakup Kadri 6 yaşındayken Manisa'ya yerleşir ve yaklaşık 7 yıl burada kalır. Yakup Kadri için Manisa çok önemlidir. Çocukluğunun bir döneminin geçtiği bu yeri şöyle anlatır:

    "Küre-i arzın hiçbir suyu bana bunun kadar, munis ve aşina değildir; çocukluğumun en ferahlı günleri Gediz Çayı'nın kenarında geçti... Herhangi bir derme çatma tekneye atlayarak bu adaların aralarında dolaşmak en sevdiğim eğlencelerden biriydi. "

    Yakup Kadri burada Çaybaşı Feyziye Mektebinde ilköğrenimine başlar (1901-1903). İlkokul devresinde bile büyük bir okuma hevesine sahiptir. Evleri kitap dolu varlıklı bir ailenin çocuğudur. Annesi onun tahsil ve terbiyesine önem vermiştir. Bütün Türk analarının kendisine benzemesini istediği anası, ona kış gecelerinde Ekmekçi Kadın, Monte Cristo gibi romanlar okur. Bunların kendisinde edebiyat aşkı uyandırdığını söyler. Annesinin okuduğu Monte Cristo onda derin etkiler bırakır.

    Aile 1903 yılında İzmir'e taşınır. Yakup Kadri burada İzmir İdadisi'ne devam eder. İzmir'de tanıdığı Akhisarlı Abdullah Rahmi, Yakup Kadri'yi edebiyata yönelten kişidir. İzmir İdadisinde okursa da (1903-1905) bitiremeden babasının vefatı üzerine annesiyle birlikte Mısır'a döner. İskenderiye'de Fransız Frerler Mektebinde ve İsviçre Lisesinde okuyarak ortaöğrenimini tamamlar (1908). II. Meşrutiyet'ten biraz evvel ailesiyle Türkiye'ye gelip İstanbul'a yerleşir. 1908'de Mekteb-i Hukuka kaydolarak üçüncü sınıfa kadar okur.

    İzmir'den arkadaşı Şahabeddin Süleyman'ın teşviki neticesinde, Refik Halid (Karay), Ali Faik (Ozansoy), Celal Sahir (Erozan) ve Müfit Ratip'in toplantılarına katılır. Bu toplantılar Fecr-i Âti'nin kuruluşunu hazırlar. 1917 yılına kadar Yakup Kadri, edebiyatta ferdiyetçi bir tutum sergiler.

    Osmanlı için yıkımın ve acıların yaşandığı 1912-1918 yılları arasında, edebiyatta millîleşmenin ortaya çıktığı görülür. 1916 yılından itibaren Yakup Kadri, acıları, savaşları içeren hikâyelerini İkdam'da neşretmeye başlar. 1916-1917 yıllarında Üsküdar idadisi'nde edebiyat ve felsefe muallimliği yapar.

    Daha sonra İsviçre'de bir süre tüberküloz tedavisi görür. İstanbul'a döndüğünde ikdam gazetesi yazarı olarak Millî Mücadeleyi destekleyen yazılar kaleme alır (1919). Daha sonra Ergenekon adlı kitabında toplayacağı bu yazılarından dolayı 1921'de Ankara hükümetinin çağrısı üzerine Anadolu'ya geçer. Savaştan sonra Tedkik-i Mezâlim Heyetinde görevli olarak Kütahya, Simav, Gediz, Eskişehir, Sakarya civarını dolaşır. II. Büyük Millet Meclisi'ne önce Mardin (1923-1931) daha sonra da Manisa (1931 -1934) milletvekili olarak girer.

    Milletvekilliği süresince Hâkimiyet-i Milliye, Cumhuriyet ve Milliyet gazeteleriyle, imtiyaz sahipliğini yaptığı Kadro dergisinde edebî ve siyasî yazılar kaleme alır. Kadro, Kemalist devrimleri yanlış yorumladığı ve temel ilkelerin saptırılmak istendiği iddialarından dolayı kapatılır. Kadro dergisi ve Yakup Kadriyle ilgili Adile Ayda edebî hatıralarında şunları aktarır:

    "Yakup Kadri'nin kayınbiraderi Burhan Belge ve arkadaşları aralarına Yakup Kadri'yi de alarak Kadro adlı bir dergi çıkartmağa başlamışlardı. Dergi bugünkü deyimiyle solcu bir dergi idi ve herkes Yakup Kadri'nin bu işe karışmasına şaşıyordu. Atatürk'ün bu dergiye çok sinirlendiği söyleniyordu. 1934 yılında Atatürk'ün sabrı tükendi ve dergi kapatıldı. Gazi mecmuayı kapatmakla iktifa etmedi. Çıkaranları çil yavrusu gibi dağıttı. Yakup'a da sefirlik şeklinde piyango isabet etti. Amma kim ne derse desin. Bu bal gibi sürgündür... "

    Böylece Yakup Kadri 1934'ün sonlarından itibaren Tiran, Prag (1935-1939), Lahey (1939-1940), Bern (1942-1949), Tahran (1949-1951) ve tekrar Bern (1951-1954) elçilik görevleriyle 'zoraki diplomatlık' mesleğine girmiş olur. 1955'te emekli olarak Türkiye'ye döner.

    27 Mayıs 1960 İhtilâlinden sonra kurucu meclis üyesi ve Cumhuriyet Halk Partisi Manisa milletvekili (1961) olur. 1962'de Atatürk ilkelerinden uzaklaştığını ileri sürerek partisinden ayrılır. 1965'te siyasî hayata tamamen veda eden Karaosmanoğlu'nun son resmî vazifesi Anadolu Ajansı Yönetim Kurulu başkanlığıdır. 13 Aralık 1974'te Ankara'da hayata veda eder. Yakup Kadri, istanbul-Beşiktaş'ta Yahya Efendi Mezarlığına annesi ikbal Hanım'ın yanına defnedilir.

    B. ŞAHSİYETİ VE SANATI

    Hasan Ali Yücel, Yakup Kadri'nin karakter özellikleri hakkında şunları söyler:

    "Zaman zaman kendisini zedeleyen, hırpalayan beden yıkımları ve acıları, bu narin vücut içinde, onun sinirlerini en korkunç sarsıntılara dayanır hale getirmiştir. Istırap, Yakup Kadri'nin bütün hayatında zekasını ve duygusunu biledi. Eserlerindeki ve hayatındaki şimşekler, daha çok menfi elektrik yüklü bulutların çakışlarıdır. Fakat bu hal, onu hiçbir zaman somurtkan bir insan yapmamıştır. Çünkü içi hayat doludur, hareket doludur. "

    Çocukluğunun ilk yılları Kahire'de geçtiğinden Mısır'ın egzotik havası onun hayal iklimini etkiler. Burada Batı ve Doğu sanatçılarını, âlimlerini okuyup tanıma fırsatı bulur. İzmir'de Akhisarlı Abdullah Rahmi ona edebiyat aşkını aşılar. Ahmed Midhat, Muallim Naci, Recaizade Mahmud Ekrem ve Abdülhak Hamid Tarhan'ın eserlerini okur. O günleri bir yazısında Yakup Kadri şöyle dili getirir:

    "Baha Tevfik, Şehabeddin Süleyman ve ben birbirimizden hiç ayrılmaz coşkun şiir meczubu idik. İzmir askeri kıraathanesi ve Kemeraltı'nda Giritli Ali Efendi'nin kütüphanesi her günkü içtimai yerimizdi. Baha Tevfik mühtehzi ve reybi, Şehabeddin Süleyman coşkun ve gürültücü; ben, utangaç ve sükûtî akşamüstü mektepten çıkar çıkmaz koltuğumuz altında bir yığın kitap, bizi bekleyen genç zabit Ömer Seyfettin ile görüşmeye giderdik. "

    1909 yılında Fecr-i Âti topluluğu içinde yer alır. İlk defa bir edebiyat topluluğu içinde yer alan Karaosmanoğlu, bunun verdiği heyecanla atılgan, yöneltilen eserlere hararetle cevap verir. Yahya Kemal'in neo-klasik bir edebiyat ortaya koyma gayretlerinin neticesi olan nev-Yunânîlik bir müddet onu etkilemiştir. Yakup Kadri, 1912 Balkan Harbi'ne dek, 'sanat şahsî ve muhteremdir' düsturu ile yazılar yazar; ancak memlekette düşman top sesleri işitilmeye başlandıktan ve yakılan köyleri gördükten sonra, sanatın şahsiliğinden sıyrılarak toplumsal olana yönelir.

    Yakup Kadri, Millî Mücadele yıllarında Tetkik-i Mezalim Heyeti'yle memleketi dolaşırken gördüğü manzaralardan sonra, millî edebiyatın vatanını Anadolu'da bulacağını anlar. Millî Savaş Hikayelerinde ve Yaban'la başlayan roman serisinde bundan sonra hep bu toprakların hikmetini dile getirecektir:

    "Hiç iğrenmeden, hiç korkmadan, çekinmeden, bu tozlara, bu topraklara doğru eğileceğiz; onları terimiz ve gözyaşlarımızla yuğuracağız ve hasretini çektiğimiz güzellik abidesini işte bu çamurdan ve bu hamurdan yapacağız. "

    Sanatkârâne ifadeyi hiç bırakmamakla beraber, Yakup Kadri, üslûbunun gücü ile gerçeğin trajedisini birleştirir. Millî Mücadele'nin bir destan olduğuna inanır. O günlerde yazılmış makalelerini ve hikâyelerini Ergenekon adı altında toplaması bu arzusunun ifadesidir.

    Geniş kültür birikiminde birbirinden farklı pek çok şahsiyet ve akımın izleri bulunan Yakup Kadri'nin mensur şiir tarzı denemeleri başta olmak üzere eserlerinde tasavvufi hikmetler, Kitâb-ı Mukaddes'ten kıssalar, Yûnus Emre, Fuzûlî, Karacaoğlan gibi yerli şairlerin yanında İbsen, Maeterlinck, Proust, Nietzsche, Bergson gibi Batılı yazar ve filozofların da tesirleri görülür.

    Kendisinin de kabul ettiği gibi Fransız realist ve natüralistlerini benimsemiş olan Yakup Kadri'nin romanları bu akımlara uygunluk gösterir. Bunlarda daima bozulan cemiyet ve fertleri konu almış, kahramanlarını da muhayyilelerinde canlandırdıkları ile cemiyet gerçeğinin çarpışmasından doğan hayal kırıklığına uğramış kişilerden seçmiştir. Bilhassa erkek kahramanların hayat karşısında bedbin, tatminsiz, hatta psikopat olmaları, hayatı ızdırap verici ve çekilmez kabul etmeleri daima kötüyü tahlile çalışan naturalizm akımına uygun düşmektedir. Daha ilk hikâyelerinden başlayarak kötülüklere, musibetlere, günaha mahkûm, çoğunlukla irade yoksulu olarak çizilen kahramanlar Yakup Kadri'nin mizacına uygun düşen fatalizmden (kadercilik) kaynaklanmaktadır. Kenan Akyüz, onun eserlerinde kullandığı üslûbu hakkında şunları söyler:

    "Bütün romanlarını -Bir Serencam'daki ilk hikayeleri hariç- bütün hikayelerini sosyal temalara dayandıran Karaosmanoğlu'nda sağlam bir gözlem yeteneği vardır. Sağlam bir üsluba sahip olan yazar, karakterlerini eserlerinde başarılı olarak canlandıran ve fikir bakımından yüklü olan roman, hikayelerini bu kuruluktan kurtarabilmek için birer aşk eklemiştir. Fakat ikinci planda kalan bu aşk olaylarından başka, roman ve hikayelerini cazipleştiren asıl mühim âmil, onun titiz bir üslûbçu oluşudur. Gerçekten onun üslûbu, Halid Ziya'dan sonra, son devir Türk romanında görebildiğimiz en sağlam üslûbtur."

    1922-1956 arasında 9 romanı yayımlanmış olan Yakup Kadrinin bu eserlerinin en belirgin özelliği bir devir romanı (nehir roman) oluşlarıdır. Türk toplumunun 75 yıllık tarihini sıraya koymak istediği için romanları böyle nitelendirilmiştir. O, bir çöküş dönemi romancısıdır. Bu seçim onun kötümser dünya görüşüne uygun olmakla birlikte, o aynı zamanda yaşadığı dönemin tanıklığını da üstlenir. Her bir romanı, çöken Osmanlı'yı oluşturan bir kurumun yozlaşmasını ele alır.

    Millî Mücadele'ye kadar yazdığı romanlarındaki kahramanlar kötümser ve pasifken, daha sonra yazdıklarında bu kahramanların mücadeleci ve aktif oldukları görülür. Romanlarının çoğunda kendine benzer tipler oluşturur: Kiralık Konak'ta Hakkı Celis, Nur Baha'da Macit, Yaban'da Ahmet Celal, Yakup Kadri gibi düşünür ve davranırlar.

    Kiralık Konak (1922): Tanzimat'tan I. Dünya Savaşı'nın sonuna kadar yetişmiş üç neslin düşünüş ve yaşayışlarındaki değişiklikleri ele alarak ailenin çöküşünü anlatır. Üç nesli barındıran konak, Osmanlı'nın sembolüdür. Seniha, Faik, Hakkı Celis hiçbir sağlam değere sahip değillerdir.

    Nur Baba (1922): Anadolu'nun Türkleşmesinde ve İslamlaşmasında büyük önem taşıyan tekkelerin toplum için zararlı bir hale dönüşmelerini ele alır. Yakup Kadri'nin en çok eleştirilen eseridir.

    Sodom ve Gomore (1928): İşgal altındaki Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul anlatılır. İstanbul artık Tanrı'nın lanetine uğrayan şehirlere dönmüştür. Bu eserde kendi basit çıkarları için Türk zaferine sırt çevirmeye çalışan insanları eleştirel bir dille ele alır ve bu şehrin ancak ateşle temizleneceğine inanır.

    Ankara (1934): Savaş Ankarası, Cumhuriyet Ankarası ile on yıl sonrası Ankarası hakkında hayallerini Ankara adlı eserinde yazar.

    Yakup Kadri monografi türünde de Ahmet Haşim (1934) ve Atatürk (1946) adlı eserleri kaleme almıştır. Bu eserlerde Atatürk ve Ahmed Haşim birer roman kahramanı gibi ele alınmışlardır. Yakup Kadri'nin 4 tiyatro eseri vardır. İbsen etkisinin görüldüğü Nirvana (1909) ve Veda (1909) tiyatrolarında içki ve sefahatin aileleri nasıl yıktığı üzerinde durur. Sağanak'ta (1929) inkılâpları ve kadının sosyal hayatta yer almasını istemeyen muhafazakârların mücadelelerini anlatır. Yazar son tiyatro eseri olan Mağara'da (1934) ise aşkın ve kader karşısında kaybedişini işler.

    ☆Roman:

    Kiralık Konak (1922)
    Nur Baba (1922)
    Hüküm Gecesi (1927)
    Sodom ve Gomore (1928)
    Yaban (1932)
    Ankara (1934)
    Bir Sürgün (1937)
    Panaroma (2 cilt, 1953)
    Hep O Şarkı (1956)

    ☆Hikâye (Öykü):

    Bir Serencam (1914)
    Rahmet (1923)
    Milli Savaş Hikâyeleri (1947)

    ☆Mensur Şiir:

    Erenlerin Bağından (1938)
    Okun Ucundan (1940)

    ☆Tiyatro:

    Nirvana (1909)
    Veda (1909)
    Sağanak (1929)
    Mağara (1934)

    ☆Hatıra (Anı):

    Zoraki Diplomat (1955)
    Anamın Kitabı (1957)
    Vatan Yolunda (1958)
    Politikada 45 Yıl (1968)
    Gençlik ve Edebiyat Hatıraları (1969)

    Monografi:

    Ahmet Haşim (1934)
    Atatürk (1946)