• Eğiticiler, filler zincirlerini kıramayacaklarını öğrenene kadar ip kullanmazlar. Aslında o filleri orada tutan ipler değil, kendi akıllarındaki koşullama. İşte bu yüzden bilgi önemlidir.
  • 172 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    "Korku olmadan din hayatta kalamaz"
    Her kitaplarına yaptıkları gibi bu kitabın da arkasına belki de en vurucu olduğunu düşündükleri sözü yazmış ithaki. Ancak ben pek kitabi yansıttığını düşünmüyorum. Evet, kitapta genel bir dinin 'safsata' olduğu algısı var ancak, dinin korkuyla ilişkisi ortaya koyulmamıştı eserde. Eser daha çok dinin bir yanlış anlaşılmalar bütünü olduğunu veya tesadüfen oluştuğunu söylüyor, siyasi ayaklanmaların insanları bir arada tutabilecek bir gereksiniymis gibi bahsediyor ondan (üslûp olarak başaramadigini dusunuyorum ve sebebini okumuş olanlar için en aşağıda açıklayacağım ).
    Yazar oldukça iyi iç içe geçirmiş zamanları ve olayları. Ben kitabı sevdim. Ancak bazı bolumler kafami karıştırdı. Isa'nin gücü olmamasına karşın körleri iyileştirdiği söyleniyordu veya karl -ana karakter- 6 ay boyunca eski Aramice öğrenmeye çalışmıştı ve bu çabanın geçmişe gideceğinden dolayı olduğunu sanarken bir anda geçmişe gitme fikrinin 1 hafta içinde ortaya çıkıp gerçekleştiğini gördüm. Karl neden 6 ay boyunca aklında en ufak bir fikir olmamasına rağmen 'Tanri'nin' unuttuğu bir dili çalışmıştı ? Kurgu eksiği.
    Yazar bana Richard Dawkins'i anımsatıyor. Sanki tüm yaşantısını dinin bir yanılgı oldugunu kanıtlamaya adamış gibi. Ancak eğer argumanini bu şekilde gerçekçi olmayan bir yöntemle (anlatılanların gerceklesmesi henüz zamanda yolculugu mümkün kilmadigimiz icin mumkun gorunmuyor) ortaya koyuyorsa işe yarayacağını zannetmiyorum. Bu yorucu çabanın sebebini anlamış değilim ancak kitap bu puruzlere rağmen kendini okutuyor çünkü insanın merak duygusu her şeyi alaşağı edebilir. Bende olmamasına rağmen -cunku kitaplarin sonunda ne olacağını kestirebilmek gibi tuhaf bir tahmin yetenegim var- sonunda şaşırabilir ve belki de acaba? diyebilirsiniz :)
    Ayrıca kitapta sürekli bahsedildiği gibi o nevrotik ve nihilist havayı hissediyorsunuz. Hatta natüralist eserleri okurken burundugum o kasvetli havaya giriyorum ben. Son olarak kitap bilimkurgu değil, ya da bilimkurgunun amaç değil de araç olduğunu söylemek daha mantıklı olur. Ben oldukça beğendim, çünkü şaşırtıcı bitirmiş, ve dini kurgulardan hoşlanıyorum.
    Okumuş olanlar için ayrıca bir not: yazarın hıristiyanlığın yanılgı olduğunu, Isa 'nin tanrısal bir özellik taşımadığıni one sürerken argümanıni Karl'ın aslında isa olduğu şeklinde ortaya koyması tum gerçekliğin yitmesine sebep oldu. Eğer ki Isa yahya ile beraber isyan çıkarmaya çalışan siyasî bir yapılanma olsaydı ve insanları peygamber olduğu konusunda kandırıyor, bunu davasına mürit toplamak icin yapiyor olsaydi ve Karl'a bunları anlatıp onu havarilerinden biri yapsaydi okurlarına dinin siyasi bir fikrin topluma ulaşması için insanlar tarafindan uydurulan bir şey olduğu düşüncesini gerçekten aktarabilirdi. Ancak yazar Karl'i olaya direkt dahil ederek "bak gercekten boyle olmus olabilir" denme ihtimalini ortadan kaldırdı. Çünkü örneğini verdiğim durum olabilecek bir olay iken, yazarın yapmayı seçtiği kurgunun asla olmamış olduğunu hepimiz biliyoruz. Dolayısıyla yazar gözümde isayi ağzından salyalar akan engelli biri gibi tasvir edebilecek kadar gereksiz bir din karşıtlığına bürünmüş biri ve bunu ne kadar olabilecekse o kadar mantıksız bir yoldan okuyucuya dikte etmeye çalışıyor, Ya da sadece fantastik bir roman kurgulamış ve sonunda okuru şaşırtmak istemiş ve ben onu fazla ciddiye aldım. Ancak her iki durumda da en azından benim acımdan amacını gerçekleştiremedi .
  • O beni terk edene kadar hiçbir yorgunluk hissetmemiştim ama işte şimdi hiçbir şey yapmadan evde otururken bile yorgunum, hem de çok yorgun.
  • Bazen nerden başlayacağını bilemiyorsun. Ne söyleyeceğini nasıl hissettiğini...
    Bazen, bazen hapsoluyorsun hemde öyle dört duvar arasına değil koskoca mavi gökyüzünün altına okyanusların tek çizgi olmuş ufuklarına bazen bir gün batımına bazen bir gece yarısına bazen bir müziğin melodisine bazen bir filmin kısa sahnesine bazen yaşadığın o ana bazen küçük bir çakıl taşına bazen bir mezar taşına bazen bir gözyaşına bazen bazen işte bazenlere hapsoluyorsun. Ruhunda öyle depremler olmuyor şimşekler sarmıyor her yanını fırtınada kopmuyor
    Sadece canın acıyor. Hemde hiç yara yokken vücudunda. Öyle bir canın acıyor ki haykırmak istiyorsun durmadan canım acıyorrrrr diye feryat etmek istiyorsun olmuyor çıkmıyor boğazından tek bir ses. Sonra tekrar deniyorsun bu defa yüksekçe bir yerde herkese ulaşabilecekmişsin gibi yüksek bir yer. Avazın çıktığı kadar bağırıyorsunnn canım acıyorrrrr. Öyle gür çıkıyorki kelimeler bu defa acı dinecek zannediyorsun bu defa bitecek herşey diyorsun fakat gittikçe daha çok acıyor içinde kapuk bağlayan bir yara varda sen ona tekrar bıçağı saplamışsın gibi...
    işte bazen o saplanan bıçağa hapsoluyorsun....
  • 94 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Ah!Evet,huzurlu ve sessiz , içinde ceset yerine ruh yatan bir mezar..
    Ölüyormuş gibi hissediyorum ve kendisini yoran bir orjiden sarhoş çıkan bir adem gibi, bileklerini kestikten sonra parfümlü bir küvete giren ve gülerek ölen o Epikürosçu gibi,can çekişmeme gaddarca gülüyorum.
    Bana yeniden yaşamam, insanların arasına karışmam gerektiği söyleniyor!Peki ama kırık bir dal nasıl meyve taşıyabilir?
    Sonsuzdan pozitife hangi basamaklarla inmeli?
    Gençken yaşlıydım,kalbimde kırışıklıklar vardı ve hâlâ capcanlı, heyecanlı ve inançla dolu yaşlıları gördükçe acı acı kendime gülüyordum..
    Çocukken aşkı düşledim, gençken şanı,erkek olduğumda mezarı, artık aşkı kalmayanların o son aşkını..
    Şiirin ve kalbin güneşine doğru yükselen her şeyi kurutan ve saldıran,medeniyetin o kuraklığına lanet olsun!
    Hayatını saraylarda geçirdikten ve ayaklarını büyük şehirlerin kaldırım taşlarında eskittikten sonra insan ölmek için ormanlara gidecek.
    Doğa,kendisine karşı geleb insan olmayınca özgürleşecek ve bu ırk sönecek,zira daha çocukluğundan beri lanetliydi..
    Sevmek;kendini genç ve aşkla dolu hissetmek, doğanın ve ahenklerinin içinizde attığını hissetmek,bu hayale,kalbin bu atılımına ihtiyaç duymak ve bundan mutlu olmak!
    Belki de mutluluğun bir suç ve şehvetin bir utanç olduğunu düşünürler.
    Kökeninde toplumları oluşturan ve günümüzde toplaşmaları sağlayan işte bu konuşma ihtiyacı,bu sürü halinde gitme dürtüsüdür,ki en gözüpekler bu sürünün başında yürür.
    .. Ödev yapar gibi günah işleyip sonra da bununla övünmüştüm.
    Kaybettiğim bütün o şeyleri şimdi bana kim geri verecek? Bekaretimi,hayallerimi,seraplarımı, solmuş bütün o şeyleri,donun daha çiçek açmadan öldürdüğü o çiçekleri..
    Bunların yürekleri ne kadar geniş olmalı ki içine dünyayı sığdırıyorlar..
    Kuşku ruhlar için ölümdür, eskimiş ırklara bulaşan bir vebadır,bilimden gelen ve deliliğe sürükleyen bir hastalıktır.Delilik mantığın kuşkusudur,hatta belki mantığın kendisidir!isteyen kanıtlasın!
    Ve sen de çağların okyanusunun üstünde, geminin dalgaların üstünde bıraktığından daha fazla iz bırakmadan geçip gidiyorsun..
  • Aslında biz bu yaşamın güzel olduğunu düşünmüyorduk bile artık; o kadar alışmıştık ki, yaşayıp gidiyorduk işte.
  • Beyin, hiçbir zaman yorulmaz. Sadece dikkati dağılır ve sıkılır. İşte yorgunluğu o an hissederiz.
    Ama zihninizi odaklarsanız, kimse ne kadar devam edebileceğinizi bilemez.