David Szalay, Beden’de yüzümüze öyle sert bir ayna tutuyor ki, kitaptan kaçmakla sayfaları daha hızlı çevirmek arasında sıkışıp kalıyorsunuz. Hikayeler boyunca farklı yaşlardaki István'ın peşine takılıp Avrupa’nın bir ucundan diğerine savrulurken, aslında kendi içindeki o devasa boşluktan ve yaşlanma korkusundan kaçtığını fark ediyorsunuz. Mekânlar değişiyor, şehirler değişiyor ama o içsel bölünmüşlük ve "ben kimim" krizi hiç değişmiyor; sanki oradan oraya koşarak kendi faniliğini unutmaya çalışıyor.
Kitabın en sarsıcı tarafı, o güçlü, sarsılmaz görünen erkek rolünün, cinsel arzuların ve statü hırslarının ne kadar kırılgan kurgular olduğunu bütünüyle açık etmesi. Karakter tam her şeyi kontrol ettiğini düşündüğü an bedensel sınırlarıyla, çöküşle ve yetersizlikleriyle yüzleşiyor; işte o an inşa ettiği tüm o yapay egolar büyük bir gürültüyle yıkılıyor. Szalay, insanın o kaçınılmaz biyolojik kaderini ve zamanın akıp gidişi karşısında ruhumuzun nasıl sarsıldığını o kadar net, o kadar çıplak anlatmış ki, zihninizdeki o "asla yıkılmam" illüzyonunu bir çırpıda darmadağın ediyor. Modern hayatın hızı içinde kendi bedenimize ve öz hakikatimize ne kadar yabancılaştığımızı gösteren, insan doğasının o en karanlık ve çaresiz dehlizlerine dokunan, bittiğinde de insanı uzun süre derin bir sessizliğe gömen güzel bir yolculuk.