Bir başka deyişle, çağdaş dünyanın gerçekleriyle ve kendi tarihsel mirasını uzlaştırıcı bir yaşam felsefesi geliştirememiş toplumların, kronolojik yaşıyla orantılı olarak olgunlaşmış bireyler üretebilmelerini beklemek bir ütopyadır!
Bu bölümde tartışılagelen konuların çoğunda, özellikle cinsel kimliğin gelişimi açısından, anneye babadan daha çok önem tanınmış olduğu okuyucunun da dikkatini çekmiş olabilir. Toplumumuzun daha çok babaerkil bir yapıya sahip olduğu görüşü egemen olmakla birlikte, bunun gerçekte böyle olup olmadığı son derece titiz bir incelemeyi gerektirmektedir. Ancak hiç olmazsa çocuklar söz konusu olduğunda toplumumuzdaki aile yapısının güçlü bir anaerkil öğeyi içerdiği söylenebilir. Çocuklara ilişkin son söz hakkı genellikle babaya ait olmakla birlikte verilen karar aslında annenin etkisinde oluşur. Üstelik toplumumuzda çocuklarla sürekli etkileşim durumunda olan annedir
Evliliğindeki mutsuzluğunu ve yalnızlığını oğluyla gidermeye çalışan bir anne, gerçekleşmemiş beklentilerini oğluna yüklemeye çalışan bir baba, kendi annesine ilişkin sorunları kızına aktararak ona yönelik kıskançlık nöbetleri yaşayan bir baba, erkeklere yönelik öfkesini kızına aşılayan bir anne, kendi annesine ilişkin sorunları çözememiş olduğu için eşinin oğullarına gösterdiği ilgiyi kıskanan bir baba, vb. durumlar, çocukların gerek benliklerinin gerekse cinsel kimliklerinin gelişimini aksatan etmenlerdir. Özellikle ara kuşağın kendinden önceki kuşakla yaşadığı sorunları kendisinden sonraki kuşağa aktarış biçimi oldukça ilginç bir olgudur ki bu bazen çocuklara verilen "göbek adları"nda simgeleşir. Annesinden alamadığı sevgiyi kızından bekleyen bir baba ya da ulaşamadığı baba sevgisini oğlunda bulma umudunda olan bir anne gibi örnekler sorunların bir kuşaktan diğerine aktarılmasına neden olabilir. Ancak yine de bu olguların kesin bir örüntü izlediği söylenemez
Ancak sağlıksız bir beraberliğin ürünü olan çocuklar, çoğu kez ana-babalarının kendi geçmişlerinden getirdikleri ve evlilikleri içinde yaşadıkları sorunların aktarıldığı nesneler olurlar
Çapkınlık, toplumun önemli bir kesiminin gözünde erkeğin erkekliğini kanıtlayan bir davranış biçimidir. Böyle bir önyargıyla yaklaşıldığında, bu olgunun gerisinde kişinin erkeklik kimliğine ilişkin bir kaygı yaşamakta olduğu gerçeği de kolayca gözden kaçabilir. Çeşitli biçimlerde yaşanabilen bu kaygı, kökenini çocukluk yıllarından ve uyumsuz anne-oğul ilişkilerinden alır. Örneğin erkekler vardır, sürekli baştan çıkarırlar. Bunu yaparken, başlangıçta ya kadına tapınırcasına davranır ya da aslında kadınlara özgü edilgin-baştan çıkarıcı tutumlarla kadının kendileriyle ilgilenmesini sağlarlar. Ancak, bir-iki kez cinsel be raberlik sağlandıktan sonra ilişki erkeğin beraberlikten kaçınmasıyla sona erer ve ne olup bittiğini anlayamayan kadın şaşkın lığıyla baş başa kalır. Bu tür ilişkiler bazen uzun da sürebilir, ancak erkek zaman zaman görünür ve kadınla birlikte olur, sonra uzun aralarla ortadan kaybolur. Sürekli evde oturup aranacağı anı bekleyen kadın, gerilimi arttıkça öylesine davranır ki, erke ğin daha da çok kaçmasına neden olur. Erkek ise neden böyle davrandığının ya da başka türlü davranması gerektiğinin bilin cinde değildir. Böylece oluşan kısırdöngü, taraflardan birinin bunalımı belirli bir düzeyi aştığında ya da karşılıklı saldırgan eğilimlerin birden ortaya çıkması sonucu yaşanan bir olayla sona erer. Reddedici-bunaltıcı-baştan çıkarıcı annelerin oğullarında bu tür tutumlar daha sık görülür