Bu kitab məndə çox qəribə, eyni zamanda da doğma, xoş hisslər oyatdı. Baxmayaraq ki, demək olar ki, dramatik bir kitabdır. Çox qəribə hiss edirəm. Hisslərimi ifadə edə bilsəm, yazacam.
O Eylül akşamında, sen de herkesin boşa gittiğini düşündüğü bir hayatı inatla yaşamak isteyen böyle bir insanla karşılaşamaz mıydın Gülay? Bana seninle yaşamayı Madam Litvak öğretti, “giden bir sevgilinin ne yaşadığını ne de öldüğünü düşünmeli geride kalan, ihtimaller aşkı öldürür, gittiğini bilmek yeter” diyerek.
“İki koltuk duruyordu şöminenin önünde, yazın gelmesini hiç istemiyor, uzun, sessiz kış gecelerinde senin karşımdaki koltukta oturmanı seyrediyordum. Soluk soluğa çıkmış oluyordun merdivenleri, ayak seslerini duyar duymaz mutfağa koşuyor, çayın altını yakıyordum. Bazen saçlarını eskisi kadar sıkı sıkıya topuz yapmıyor, bir iki küçük tokayla tepende tutturuveriyordun. Sadece o “ten rengi” dediğin çoraplardan giyiniyordun, bacaklarında yok gibi duruyorlardı. Sahi sen kışın neler giyinirdin Gülay? O Ankara’daki altmışdokuz yazının sıcağında, tiril tiril, yeşil elbiseler giyen o kadın kışın neler giyinip çıkardı sokaklara? Uzun kollu elbiseleri yakıştıramazdım sana, açık kahverengi, koyu kahverengi, gri olsun istemezdim üzerinde, hep yeşil bir hırka olsun isterdim, bir de üzerinde küçücük çiçeklerin uçuştuğu bir etek.”