Meredith Nicholson | Bin Mumlu Ev
”Ben sıradan bir insandan daha azı ya da daha fazlası değilim.”
🩵Hikâye, basit gibi görünen bir miras meselesiyle açılıyor ama sayfalar ilerledikçe bunun sadece bir “ev” hikâyesi olmadığını anlıyorsunuz. Jack Glenarm’ın önüne bırakılan şartlı miras, onu tekinsiz bir malikânenin içine değil, aynı zamanda kendi cesaretini, sezgilerini ve kalbini sınayacağı bir yolculuğun ortasına itiyor.
Glenarm Malikânesi neredeyse yaşayan bir unsur gibi.Duvarların ardında dolaşan fısıltılar, geceleri anlam kazanan ışıklar ve eve sinmiş tuhaf düzen, okur olarak beni de Jack’le birlikte tetikte tuttu.
Jack karakteri benim için kitabın en güçlü yanlarından biriydi. Ne kusursuz ne de abartılı bir kahraman. Bazen olayların ortasında kalıyor, bazen sezgileriyle hareket ediyor ama her zaman insan kalmayı başarıyor. Onun gözünden ilerlemek,hikâyenin bir parçası gibi hissettiriyor. Marian Devereux ile olan ilişki ise anlatıya duygusal bir denge katıyor; yasaklar, beklentiler ve bastırılmış hisler arasında kalan bir yakınlık hissi…
Dil olarak oldukça akıcı ama asla yüzeysel değil. Yazar, dönemin havasını hissettirirken ayrıntılara boğmuyor. Okurken kendimi sürekli “bir şeyler çözülmek üzere ama henüz zamanı değil” hissiyle sayfa çevirirken buldum. Kitabı bitirdiğimde, hikâyeden çok o evin hissi kaldı bende. Bazı evler unutulur, bazıları ise ışıkları sönse bile akıldan çıkmaz. Bu hikâye, kesinlikle ikinci grupta. Tavsiyemdir