elleriyle yüzünü kapadı, sıkıca bastırdı güzel çehresini avuç içlerine.
"bu halimle görme beni, istemiyorum."
çökmüş, elleriyle yüzünü kapatan, bacaklarını kendine çekmiş bedeninin önünde durdu adımlarım.
"gösterdiğin yüzün ile göstermediğin yüzün arasındaki fark ne?"
kafasını sağa sola salladı.
"o zaman az çirkindim, şimdi çok çirkinim."
dediği ile hafiften kıkırdadım. normalde pek gülmezdim, bu yüzden merakla az da olsa aralandırdı parmaklarını. ince, beyaz ve kana bulanmış elleri arasından ışıl ışıl gözleri ile bir müddet beni izledi.
"aç ellerini."
bir süre daha öylece baktıktan sonra titreyen ellerini çekti yüzünden, kaşlarım hiddetle çatıldı.
"biliyordum işte midenin bulanacağını!" diye bağırırken, tekrardan kapadı yüzünü. hızla eğildim ve ellerini çektim yüzünden.
"kucağıma gel, yüzüne bakacağım."
dediğimle bana garip garip bakarken yere oturdum ve bacaklarımı pat patladım. göz yaşlarını sildi ve burnunu çekti. ciddi olduğumu fark edince kendi kendine mızmızlandı lakin sonradan yavaşça sindi kucağıma.
parmaklarım ilk önce sağ kaşının üstündeki yarıkta gezindi, sonra hafifçe sürttürerek yanaklarındaki morluklarda gezdirdim sinirle kasılan avuçlarımı. çenesinin altından sıkıca kavradım ve bir sağ profilini çevirdim kendime doğru, bir sol profilini. dudaklarındaki patlaklara yaklaştım ve yavaşça öptüm onu kesiklerinden.
"anlayamıyorum." diye kendi kendime söylendiğimde, acı perdelerinin indiği gözleri merakla bana kaydı.
"akan ırmakların üstündeki, o mucize güneş ışımaları ile çizilmiş gibi duran bu kusursuz tenini, nasıl olur da kanatmaya cürret ederler?"
gözleri dolar gibi oldu, zapzayıf kaldı karşımda. en ufak bir kötü sözümde yıkılacak gibiydi. zorla araladı dudaklarını.
"belki de kusurlu olduğu içi-" sözünü kestim ve devam ettim. bu saçma cümlesini duymak, ona