Nana onu yetimhaneye verebilir ya da bir hendeğe atıp kaçabilirdi. Ama
yapmamıştı. Onun yerine, dünyaya bir harami getirmenin utancını sineye çekmiş, yaşamını Meryem’i büyütmek ve kendince, kendi usulünce
sevmek gibi kıymeti bilinmeyen, teşekkürsüz bir göreve adamıştı.
Ve ilk kez, karşısında bir hasmın suratını
değil, dile getirilmemiş acıların, karşı çıkılmamış
eziyetlerin, sessizce katlanılmış bir yazgının
yüzünü gördü. Burada kalırsa, yirmi yıl sonra,
kendi yüzü de böyle mi olacaktı?
Nana ölmüştü, kendisiyse yabancı bir
şehirde, alıştığı yaşamdan çok uzaklardaydı;
onunla arasında vadiler, zirvesi karlı sıradağlar,
koskoca çöller uzanıyordu.
Bizim payımıza düşen işte bu, Meryem.
Bizim gibi kadınların. Biz katlanırız. Tahammül
ederiz. Sahip olduğumuz tek şey, bu
yeteneğimizdir. Anlıyor musun?