gül

Nana onu yetimhaneye verebilir ya da bir hendeğe atıp kaçabilirdi. Ama yapmamıştı. Onun yerine, dünyaya bir harami getirmenin utancını sineye çekmiş, yaşamını Meryem’i büyütmek ve kendince, kendi usulünce sevmek gibi kıymeti bilinmeyen, teşekkürsüz bir göreve adamıştı.
Reklam
Ve ilk kez, karşısında bir hasmın suratını değil, dile getirilmemiş acıların, karşı çıkılmamış eziyetlerin, sessizce katlanılmış bir yazgının yüzünü gördü. Burada kalırsa, yirmi yıl sonra, kendi yüzü de böyle mi olacaktı?
“Biliyorsun.” “Neyi biliyorum?” “Gözlerimin sadece seni gördüğünü.”
Nana ölmüştü, kendisiyse yabancı bir şehirde, alıştığı yaşamdan çok uzaklardaydı; onunla arasında vadiler, zirvesi karlı sıradağlar, koskoca çöller uzanıyordu.
Bizim payımıza düşen işte bu, Meryem. Bizim gibi kadınların. Biz katlanırız. Tahammül ederiz. Sahip olduğumuz tek şey, bu yeteneğimizdir. Anlıyor musun?
Reklam
Reklam