“Çöküp gitmiş bir yaşam döneminin yıkıntılarından, alabildiğine içten bir çabayla kendime yine "aydınlık bir dünya” kurmaya uğraşıyordum; karanlık ve kötü güçleri yine içimden söküp atmak ve düpedüz aydınlıkta yaşamak, tanrılar önünde dize gelmek gibi tek bir istek vardı ruhumda.”
“Beni üstlenmek zorunda bıraktıkları rolü beğenmiştim, hatta aşırılığa vardırdım bu rolü, suratımı asıp yalnızlıktan içeri daldım; dışarıdan, dünyayı sürekli olarak alabildiğine erkeksi bir aşağılama gibi gözüküyordu bu yalnızlık; oysa hüzün ve umutsuzluk nöbetleriyle içten içe kahroluyordum.”
“Artık her şey değişmişti. Çocukluğum göçüp gidiyor, bir yıkıntıya dönüşüyordu çevremde. Anne ve babam, biraz şaşkın bakışlarla beni süzüyorlardı. Kız kardeşlerim bana büsbütün yabancılaşmıştı. Büyünün bozulması, alışılmış duyguları ve kıvançları çarpıtıp çirkinleştiriyor, sararıp solmalarına yol açıyordu; parkın burcu burcu kokusunun yerinde yeller esmekteydi artık; orman eski çekiciliğini yitirmiş, çevremdeki dünya tasfiye edilen bir mağazada satışa çıkarılan modası geçmiş malları anımsatıyordu, işte öylesine yavan ve zevksizdi; kitaplar bir kâğıt yığını, müzik ise bir gürültüydü yalnızca. Sanki güz ortasında bir ağacın dört bir yanından yapraklar dökülüyordu da, ağaç bunun farkına varmıyordu; ağacın üzerinden yağmur aşağılara süzülüyor, güneş ya da ayaz üzerinden gelip geçiyor, yaşam yavaş yavaş gerileyerek ağacın en iç kısmında alabildiğine dar bir bölgeye sıkışıyordu. Ama ağaç ölmüyor, ağaç bekliyordu.”
“Kendimi hiç bu denli yalnız hissetmemiştim. Şimdiye kadar hep uzağında yaşamıştım onun, benim için erişilmez biriydi, dünyanın en uzak adasında yaşasaydı bile, bana bu denli uzak sayılmazdı.”