Aşık olmak, dedim. Aşka düşmek, hepimiz yapardık o zaman, şu ya da bu şekilde. Onu nasıl hafife alabilmişti böyle? Küçümsemişti hatta? Sanki bizim için önemsizmiş, bir gösteriş, bir kaprismiş gibi. Aksine zahmetliydi. Temeldeki şeydi; kendinizi anlamanızın yoluydu; eğer başınıza hiç gelmediyse, bir kez bile, mutasyona uğramışsınız demektir, dış dünyadan bir yaratık. Herkes bilirdi bunu.
Belki de hayat böyleydi; dünyayı döndüren sistem, her fiyaskonun ardından gelen başarı beklentisiydi. Belki de geriye gitmek, kendi başına sanatsal bir çaba idi. Belki yeterince batarsa kendini bulabilir ve bir şekilde oradan yüzeye çıkabilirdi.