Zaten yeterince pis kokmuyor mu ortalık? Bu sokaktaki, bütün şehirdeki gürültü zaten kendine yetmiyor mu? Yetmiyor mu gökten inen cehennem sıcağı? Bir de siz solunacak haldeki son havayı motorlarınıza çekip, yakıp, zehirle, isle, ateş gibi sıcak dumanla karıştırıp namuslu yurttaşların burnuna püskürtmeseniz olmaz mı?
Bakışı kadının gözlerinin kahverengi derinliklerine yakalanmış, bu derinliklerde yumuşak, kahverengi bir bataklıktaymışçasına gömülecek gibi oluyordu...
Öyle sorular vardır ki, sırf sorulmalarıyla kendi kendine hayır yanıtını verirler. Öyle dilekler de vardır ki, insan bunları dile getirir ve bu arada başka bir insanın gözlerinin içine bakarsa iyiden iyiye boşuna oldukları ortaya çıkar.
Ya şehirde? İnsanların kaynaştığı şehirde? Hiçbir zaman doğru dürüst karanlığın çökmediği şehirde? Terk edilmiş bir viraneliğin bile insanı saygısız bakışlardan yeterince korumadığı şehirde? İşte orada uzaklığı koruyabilmek için, iyi bir kilidi, sürgüsü olan dört duvardan başka çıkar yol yoktu.