Banktaki kişi gözünü Kapı'dan ayırmaksızın konuşmayı sürdürdü. "Sen onlar gibi değilsin. Farklısın. Dediğim gibi, nefrete kaliteli bir şarap gibi muamele ediyorsun. Yıllandıkça daha da güzelleşeceğine, asla bozulmayacağına inanıyorsun. Lakin nefret öyle bir şeydir ki ekşiyebilir ve şişesinde çok fazla tutarsan zehre dönüşür. İçine koyulduğu her kabı eritip ruhun yeraltı suyuna karışır. İntikam onu atmaya asla yetmez çünkü fokurdayarak tekrar dışarı taşar. Anlamadığın -istesen de anlayamayacağın- o za- mana kadar benliğinin tümüyle nefret olup çıkacağıdır. Nefret artık içinde durmuyordur. Nefret sensindir. O şarabı içtikten sonra bir daha ondan asla kurtulamazsın. Kusarak veya tükürerek dışarı atamazsın. Öyle bir şey, kendinden kaçmak kadar imkansızdır. " Bunun ardından nihayet başını çevirip Mawyndulé'ye baktı. " Yazık olan o."
Beni bu yılların icinden geçiren hayat, ellerimde, gözlerimde hâlâ. O hayatı yenebildim mi, bilmiyorum. Ama var oldukça, içimdeki o "ben" diyen şey, istese de, istemese de, kendine bir yol bulmaya çalışacak o hayat.
Geçenler; hafta mı, ay mı, yıl mı ? Günler sadece. Biz vaktin, can çekişenlerin renksiz yüzlerinde yanımızdan geçip gittiğini görüyoruz; biz içimize kaşık kaşık yiyecek tıkıyor, biz koşuyor, biz atıyor, biz vuruyor biz öldürüyoruz, biz orada burada yere seriliyoruz. Biz halsiziz, körelmişiz; bizi ayakta tutan sadece, bizden daha perişanların bulunuşu; bize fal taşı gibi açılmış gözlerle Tanrılara bakar gibi bakanların bazen ölümden yakasını sıyıranların bulunuşu.
Sonra barınağa gidiyor, önümde bir kap bulgur buluyorum. Yağlı tadı da iyi. Yavaş yavaş yiyorum. Ateş azaldığı için, ötekiler keyifli ama ben susuyorum.