Beni bu yılların icinden geçiren hayat, ellerimde, gözlerimde hâlâ. O hayatı yenebildim mi, bilmiyorum. Ama var oldukça, içimdeki o "ben" diyen şey, istese de, istemese de, kendine bir yol bulmaya çalışacak o hayat.
Geçenler; hafta mı, ay mı, yıl mı ? Günler sadece. Biz vaktin, can çekişenlerin renksiz yüzlerinde yanımızdan geçip gittiğini görüyoruz; biz içimize kaşık kaşık yiyecek tıkıyor, biz koşuyor, biz atıyor, biz vuruyor biz öldürüyoruz, biz orada burada yere seriliyoruz. Biz halsiziz, körelmişiz; bizi ayakta tutan sadece, bizden daha perişanların bulunuşu; bize fal taşı gibi açılmış gözlerle Tanrılara bakar gibi bakanların bazen ölümden yakasını sıyıranların bulunuşu.
Sonra barınağa gidiyor, önümde bir kap bulgur buluyorum. Yağlı tadı da iyi. Yavaş yavaş yiyorum. Ateş azaldığı için, ötekiler keyifli ama ben susuyorum.
"Dünyada harp vardı!" (...) "Ellerinde mısır koçanları çöp teneklerinden kapılmış kuru ekmek, zeytin çekirdekleriyle sürgünler" den söz ederken, dünyadaki savaşın, savaşa katılmayan uzak bir ülkeye bile nasıl kuşattığını gözler önüne seriyordu: "Dünyada harp vardı! (...) Dünyadaki harbe alkıştan yalancı rotatifler, baskı makineleri, radyolar, bütün bunları alkışlayan aldatılmış kalabalıklar vardı!"