..zaferden sonra Türk ordusunun İstanbul'daki geçit resmiyle ilgili çok net bir anı var kafamda: Babıali' de Falih Rıfkı' nın çalıştığı Akşam gazetesinin penceresinden caddeyi seyrediyoruz. Coşkulu alkışlar arasında çok yorgun, çok bitkin görünen atlı bir alay geçiyor. Ellerinde tuttukları mızrakların ucundaki üçgen biçiminde küçük beyaz bayraklarda kan lekeleri var... Alayın başında, at üstünde, hiç de bitkin görünmeyen, ufak tefek, çakı gibi bir adam: Refet Paşa.
Ama geceleri her şey değişir: İlkin uyur, bir iki saat sonra uyanırsınız. Uykunuz iyice kaçmasın diye, ışığı yakıp kitap okuyamazsınız. Gündüzleri hiç aklınıza getirmediğiniz, gözlerden uzak kuytu köşelere gizlediğiniz dertlerinizin hepsini birer birer ortaya çıkarıp kurcalamaya başlarsınız. Gündüzleri tıkır tıkır işleyen savunma mekanizmalarınız bozuluverir. Çaresiz kalırsınız.
Kaldı ki, kendini öldürmek kolaydır. Anlık bir cesaret meselesidir sadece. Asıl zor olan yaşamaktır. Bunca felaket arasında, fazla rezil olmadan yaşamak gücünü bulmaktır asıl zor olan.
...herkesin ara sıra yoğun mutluluk anları vardır ama sürekli olarak kişisel mutluluk peşinde koşmak, bir kepazelikten başka bir şey değildir. Böyle bir dünyada, bunca felaket, bunca yoksulluk, bunca haksızlık ortasında, ancak inekler kadar kafasız ve duyarsız olanlar -yani gerçekten insan sayılamayacak yaratıklar- kişisel açıdan mutlu olabilirler...Ve dünyaya, hatta en yakın çevrelerine kulaklarını tıkayarak, gözlerini kapatarak -o ne biçim mutluluksa- mutlu olur böyleleri.
Çünkü Profesör Dr. Süleyman Velioğlu bana
dedi ki: "Mîna hanım, daha genç olsaydınız, sigarayı bırakmanız için size korkunç baskı yapardım. Ama artık yaşlanmaya başladınız. Ve bir insan, alışkanlıklarıyla birlikte yaşlanmalı." Ayağa kalktım, Süleyman Beyi bağrıma bastım, öptüm. O ne doğru laf! Ruh doktoru dediğin böyle olmalı işte!!