• 345 syf.
    ·4 günde·9/10
    ŞİİRE ON BEŞ, ON ALTI YAŞLARINDA BAŞLADI ve YİRMİ BİR YAŞINDA

    BİR ÇİZGİ ÇEKİP “HEPSİ BU KADAR” DEDİ.

    JEAN NICOLAS ARTHUR RIMBAUD
    (20 EKİM 1855-10 KASIM 1891)

    1852 yılı, Fransa’nın kuzeyinde, Ardenler bölgesindeki Charleville kentinin gar alanında ilk defa birbirlerini gördüler. 38 yaşındaki Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ve çiftçi Bay Cuif’in 27 yaşındaki kızı Vitalie. Mavi gözlü bu güzel kız; çalışkan, tutumlu, ciddi, geleneklere ve kurulu düzene önem veren, geçinme derdi yüzünden aşka-meşke zaman ayıramamış bir sofuydu. Yüzbaşı Frédéric Rimbaud ise; özgürlüğüne düşkün, liberal, yazar, yabancı dillere karşı ilgili (Kuran-ı Fransızcaya ilk çevirendi ve İslam’a ilgi duyuyordu) güzel sanatları-edebiyatı ve yazmayı seven bir subaydı. 1860’da, evlikleri, dünyaya getirdikleri 4 çocuğa rağmen, Bourbon sokağındaki evlerinde, büyük bir tartışma neticesi sonlandı. Yedi yaşındaki Rimbaud’ya babasından kalan tek anı gümüş bir tabaktı. Abisi Frédéric, iki kız kardeşi İsabel ile Vitalie ve annesiyle; artık babaları olmadan devam edeceklerdi hayata.

    Abisi ve Arthur, önce laik bir eğitim veren Rossat Okuluna, üç yıl sonra da, dinsel ve laik eğitimin bir arada yapıldığı Charleville kolejine verilirler. Başarılı ve sofu bir öğrencidir. Yunanca ve Latinceye karşı yeteneği, bu dilde kitapları okuması, Rimbaud’nun, şiire köprü kurabilmesini sağlar. 1867’de bu içine kapanık, durgun, sessiz delikanlı; Ernest Delahaye ile ölümüne dek sürecek bir arkadaşlık kuracaktır.

    2 Ocak 1870’te, henüz 15 yaşındayken, Paris’te çıkan “Revue Pour Tous” dergisinde, ilk şiiri “Les Etrennes des Orphelins” (Öksüzlerin Yılbaşı Armağanları) yayınlanır. Takip eden günlerde, Rimbaud’un şiir yaşamına etki edecek; devrimci, cumhuriyetçi, liberal, özgür düşünceden yana bir insan olan genç Georges Izambard, Réthorique (söz bilim) dersi öğretmeni olarak okuduğu koleje atanır.

    Fransa ve Prusya savaşta olduğu bir dönemde, annesinden bir nebze kurtulmak adına gönüllü askerliği bile göze alan şairimiz; biraz trenle, biraz yayan, ilk Paris kaçamağını 29 Ağustos 1870’de yapmaya yeltenir. Üzerinde kimlik bile olmadığından polislerce Mazas Tutukevi’nde birkaç gün tutulur. İzambard’ın gelmesiyle kurtulur ve Charleville’e geri döner. “Bit Arayan Ablalar” ve “Yedi Yaş Ozanları” şiirleri bu süreçte yazılır.

    18 Mart 1871 Paris Komünü ayaklanması ve Komün yönetimi sırasında Paris’te bulunan Rimbaud’ya, “La Bouche D’ombre” (annesine şom ağızlı lakabı takmıştır): Okulun savaşa rağmen bahar döneminde açılacağını, belirten mektup yazar ve onu geri çağırır. Ayak direyen Arthur, ilk eşcinsellik deneyimini de yaşadığı, Babylon askeri kışlasında bir süre daha takılır ve Charleville’e geri döner.

    Arkadaşı Paul Demeny’e yazdığı mektupta; şiirin öznel değil nesnel olması gerektiğini belirtir. “Tüm duyuları uzun süre, sonsuzca ve bilinçle bozup değiştirerek kendini “Voyant” (Bilici), görülmezi gören kılar ozan” demiştir. Ozan ona göre ateş hırsızıdır, insanlıktan sorumludur. Şiirin, özüyle de biçimiyle de yenilik sergilemesi gerektiği belirtir. Demeny’ye anlattığı felsefesini destekler nitelikte, şair, ileride çıkacak: “Illuminations (Renkli Levhalar) ve Saison En Enfere (Cehennemde Bir Mevsim)” şiir kitaplarını, mektubunda, şimdiden haber vermektedir.

    1872 ilkbaharında tekrar Paris’e, eşcinsel bir arkadaşlık da yaşayacağı ünlü şair Paul Verlaine’e davetlisi olarak gider. İkisi beraber Paris’ in altını üstüne getirirler. Yeşil Tanrı Absinthe’in de yardımıyla (sanrı etkisi veren bir içki), Rimbaud şiiri için: “Usun bilinçli bir biçimde bozulması” der. Verlaine ile beraber Belçika ve sonrasında Londra’ ya yaptıkları yolculuklardan “Gemicilik” şiiri doğar. Ölçüyü, uyağı atar Rimbaud ve böylece serbest şiirin ilk temellerine de harcını koyar: “Arabalar gümüş ve bakır / Pruvalar çelik ve gümüş / Döğüyor köpüğü / Kaldırıyor katmanlarını böğürtlenlerin”. Sarhoş oldukları bir gece, Verlaine’in Rimbaud’yu 9 Temmuz 1872’de elinden vurması ve hapse girmesiyle iki çılgının arkadaşlıkları sekteye uğrar.

    RIMBAUD’UN SALDIRGAN YAPISININ NEDENLERİ:

    İnatçı, alaycı, insanları iğnelemekten hoşlanıyor. Tembel ve ikiyüzlüdür. Ne okumak istiyor ne de çalışmak. Ama bağış niteliğindeki harçlıkları alıyor. Öte yandan gururludur. Bu da bilinçaltında rahatsızlık yaratıyor, “sağ ol” diyeceği yerde saldırıyor. İçedönük, kapalı, disiplinli, ailesinden sevgi ve şefkat görmediğinden kimseye karşı sevgisini dışa vurmuyor. Vaktinden önce olgunlaşmış. Kendi gibi düşünmeyenlerle birlikte olup dostluk kuramıyor, yalnız kalıyor. Verici değil, alıcı. Öfkeli Rimbaud herkese kızıyor; annesine, kiliseye, öğretmenlerine, büyüdüğü yere, yasalara, devlete, Fransa’ ya, rejimlere, özetle her şeye kargışlar yağdırıyor. Saldırganlığı yaşının ve bireysel yapısının yanı sıra, sanat görüşünün aşkın oluşundan da kaynaklanıyor.

    LES AFFAIRES – GARİPLER

    Gece soğuk, kar serpiyor,

    Fırıncı ekmek yapıyor,

    Beş küçük çocuk



    Bakıyorlar somunlara,

    Yazık değil mi bunlara

    Donları delik!



    Ve fırıncının kolları

    Çeviriyor somunları

    Harlı fırında.



    Somunların çıtırtısı,

    Fırıncının zevzek sesi

    Kulaklarında.



    Büzülmüş o daracık

    Ana göğsü gibi sıcak

    Delik önünde.



    Ekmek, iftar sofrasının

    Çörekleri gibi, bakın

    Çıkıyor işte.



    Delikten yaşam tütüyor

    Böcekler ile ötüyor

    Kızaran ekmek



    Çarpıyor, nasıl iştahla

    Yırtık giysiler altında

    Beş çocuk yürek.



    Toplanmış kuşluk vaktinde,

    Kırağı, çiyler içinde

    Yoksul İsalar.



    Küçük delikte yüzleri,

    Ekmeklerde aç gözleri

    Ne söylüyorlar?



    Büzülmüşler, bu alaca

    Tan vaktinde, budalaca

    Dualar kime?



    Yırtık donları patlıyor

    Bağırmaktan. Savruluyor

    Gömlekleri kış yelinde.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    LA DORMEUR DU VAL – KUYTUDA UYUYAN ASKER – Ekim 1870

    Yeşil bir kuytudaki gümüş ot kümesine

    Takılmış deli gibi, şarkı söylüyor ırmak

    Şavkıyor, ışık köpüren koyağın sesine

    Vermiş kendini güneş, şavkıyor dağlardan bak.



    Genç bir asker, ağzı açık, başı çıplak, dalgın,

    Boynunu serin, mavi tereotuna salmış,

    Işığın yaydığı yeşil yatağında, solgun,

    Otlarda, bulutun altında uyuyup kalmış.



    Ayakları otlarda, sayrı bir çocuk gibi

    Uzanmış ve uyuyor, deliksiz bir uyku bu

    Üşüyor, Doğa onu sıcak kollarınla sar.



    Artık hoş kokulara bile yabancı işte;

    Ellerini göğsüne kavuşturmuş, güneşte

    Uyuyor. Sağ yanında iki kızıl delik var.

    Çeviri: Erdoğan ALKAN

    *

    ŞAİRLİĞİNİN SONUNA DOĞRU:

    Rimbaud, düz yazılmış şiirlerini “Cehennemde Bir Mevsim” adlı kitabında toplar. Paris’ de bastıramaz kitabı. Brüksel’ deki Poot Yayınevi, kitabın giderlerini Arthur’un ödemesi halinde yayınlamayı kabul eder. Kitap Ekim 1872’de basılır. Rimbaud birkaç kopyayı Paris’te ona yüz çeviren şair ve sanatçı arkadaşlarına yollar. Düşman bir sessizlik vardır! Kitabına karşı yazın dünyası sağır-dilsiz-duyarsızdır. Masrafını ödediği, basılan ve satılmayan tüm bu kitapları yayınevinin bodrumuna kaldırtır. Kitapları, ölümünden sonra 1901 yılında, hukuk dergisi arayan bir avukat, Leon Lousseau, şans eseri bulacak ve bu kitaplar ağırlığınca altından daha pahalıya satılacaklardır.

    KÂŞİF RIMBAUD:

    Yunanca ve Latincesi olan Rimbaud, İngilizcesini de hayli ilerletir ve Almancaya, Rusça ve Arapçaya merak salar. Hapisten çıkan Verlaine ile Stuttgart’ ta bir dost evinde buluşurlar ve Rimbaud ona “Illuminations” kitabının el yazmalarını verir. İki sevi, sonradan birbirlerine yazdıkları hakaret içeren mektuplarla yollarını ayırırlar. Verlaine 1886 yılında, kendi çabalarıyla, La Vogue Dergisi editörüne “Illuminations” kitabını yayınlattırır.

    1877’de Kıbrıs Larnaca’da inşaat işçilerine çevirmenlik yapmaya başlar. 1880, Rimbaud 26 yaşındadır. Yılların ve hastalıklarının yorgunluğu yüzü ve bedenindedir. Ailesinden mektupla; tarım ve mühendislikle ilgili onlarca kitap ister. O artık bir tüccar, girişimci, maceraperesttir. On yılını Habeşistan’ın (Etiyopya) Harrar’ında, uşağı Camii ve Habeşli kadın sevgilileriyle geçirir. Ader (Yemen) ve Mısır’a sıklıkla seyahat eder. Ticarette başarılı değildir ama azminden hiç kaybetmez. Bu seyahatlerinde öğrendiği yeni coğrafi bilgileri, Paris Coğrafya Enstitüsüne göndererek yayınlanmasını sağlar. Afrika ve Arap yarımadasındaki hayatı boyunca Abdullah ismini kullanır. Camii’nin Rimbaud’yu Müslüman yaptığı söylenir. Lakin batılı kaynaklarda böyle bir belge yoktur. Ölümünden önce Isabelle’e, Camii’ ye 10.000 altın Frank vermesini vasiyet eder. 1891 Mayısında Ader’den, ameliyat olmak için Marsilya’ya doğru yola çıkar.

    HASTALIĞI, ÖLÜMÜ ve CENAZESİ:

    20 Mayıs 1891’de Marsilya Conception Hastanesine gelir. Ertesi günü sol bacağı, kanser uru nedeniyle doktorlarca kesilir. Ağrılarının artması üzerine ameliyatı sonrası dinlendiği Roche’daki evinden tekrar Marsilya’ya hastaneye geri döner. 9 Kasımı 10 Kasıma bağlayan gece, habis kanser nedeniyle şiddetli ağrılar çeken, yüksek afyon ve sanrı etkisindeki Rimbaud, 37 yaşında, vefat eder.

    Annesi Vitalie Cuif, Charleville kilisesi rahibi Gillet’den, kimseye haber verilmeden- acilen, bir saatlik ve birinci sınıf bir merasim ister. Kimileri bu garip cenazenin sebebinin, Rimbaud’un sünnetli olmasından ve etrafın bunu görmesi tedirginliğinden ötürü olduğunu söylerler. Lakin bu bir varsayımdır.

    Ne enteresandır ki ilk kitabı da öldüğü gün, Rudolphe Darzens’in sayesinde, “Bütün Şiirler” başlığıyla yayınlanacaktır: RELIQUAIRE (Kutsal Emanetlerin Saklandığı Sandık). Sonraları, eski arkadaşı Pierquin’in çabasıyla Charleville Gar Alanına, Rimbaud’un heykeli dikilir. Maketi Isabell’in heykeltıraş kocası Paterne Berrichon yapar. Açılıştan sonra, akşamüzeri Ernest Delaheye, Rimbaud’un annesine rastlar ve ona: “Tören güzeldi değil mi? Ama sizi göremedim” der. Anne Vitalie: “Orası benim yerim değildi, siz Bay Delahaye, çok iyi bilirsiniz ki benim yerim orası değildi” der. Oğlunun çalışmalarından hep nefret etmiş ve onun şair olmasını hiç istememişti Bayan Cuif. Yine de, gar alanına gelen Charleville halkı, sık sık, bronz heykelin eteğinde çiçekleri sulayan, yaban otlarını ayıklayan yaşlı bir kadın göreceklerdi…

    ***

    MOUVEMENT (ILLUMINATIONS, 1873 – 1875) – DEVİNİM

    Çağlayanların kıyısında dolambaçlı devinim,

    Kıç bodoslamada girdap,

    Sahne yaşamının ivediliği,

    Akıntının olağanüstü gelip geçiciliği,

    Görülmemiş ışıklarla ve

    Alışılmamış kafa yapıcılarla götürüyor

    Akıntının ve vadinin yeli sarmalıyor yolcuları.



    Dünyanın fatihleridir bunlar

    Kafa yapıcı servetlerini arayan,

    Dürüstlük ve refah yolculuk ediyor onlarla;

    Irkların, sınıfların ve tüm mahlûkatın

    Görgüsünü yönetiyorlar, bindikleri bu alamette,

    Yeni bir çağın sarhoşluğu ve dirlik düzeni,

    Yaman çalışma odası akşamlarında.



    Çarklar, soy, körpeler, aile, güzel çocukların arasında söyleşinin nedeni,

    Bu kaçak gemide, çıkar hesapları,

    -Görülüyor ki, devingen suyolunun ötesinde, tıngır mıngır giden devasa bir engel gibi,

    Sonsuzluğa dek aydınlatılan, şaşılacak, —bir yığın çalışma odacıkları;

    Danslarına, uyumlu esrimelerinde,

    Ve ortaya çıkarmanın kahramanlığı.



    En şaşırtıcı hava değişikliklerinde,

    Kendi köşesne çekiliyor genç bir çift, Nuh’un gemisinde,

    –Eskiden kalma bir ürkeklik mi bu, onarılmasının imkânsız olduğu?—

    Ve şarkılar söyleyip bekçilik ediyor, genç çift.

    Fransızcadan Çeviren: Süha DEMİREL, İstanbul, 15 Nisan 2013

    Son Not: Bu yazının kaynağı olan ve Erdoğan Alkan tarafından yazılan “Ateş Hırsızı” kitabının incelemesi de yine Süha Demirel tarafından yapılmıştır.
    ***

    Kitabın Künyesi:

    Erdoğan ALKAN
    Rimbaud: Ateş Hırsızı
    Yaşamı, Sanatı, Tüm Şiirleri
    Broy Yayınları
    Ocak 1993
  • 552 syf.
    ·5 günde·8/10
    “Hoşça kal, hoş çakal,”
    “Kendine iyi bak, kırkayak.”

    Bu eser 2015 Temmuzunda piyasaya çıktı. Farkındayım, okumakta biraz geç kaldım. Nedenine gelince; elimde İngilizceden Türkçeye çevirmem gereken zorlu bir kitap vardı ve neredeyse son dört-beş ayımı bu uğraşıya verdiğimden dolayı okuma edimimi tamamen ertelemek zorunda kaldım (beş ayda sadece beş kitap okuyabildim!). Bu arada serinin üçüncü kitabı “Ateş Çemberi” de geçen Aralık ayında piyasaya çıkmış, elbette henüz okumadım, kitabı edinmeye çalışıyorum. Edinir edinmez okuyacağım ve hakkında yine yazarım. Hatta Braken, bu seriyle ilgili bir Novella da yazmış, o da 2016 Nisanında piyasaya inmiş. Sanırım aynı olaylara başka bir bakış açısıyla bakıyor. Merak edenler alıp okuyabilir, ancak okumam gereken epey kitap biriktiğinden onu pas geçeceğim. Unutmadan, Parodi iyi işler yapıyor, bu eseri de yüz akıyla basmışlar, dizgi üç hata dışında tertemiz, çeviri yine çok kaliteli, meslektaşım Handan Sağlanmak’ı kutlarım.

    İlk kitap tek kelimeyle nefisti, okuyanlar bilir. Onunla ilgili detaylı bir kritik yazmıştım bloğuma, yazımın sonunda linki var, okumayanlar bakabilir. Bu kitapta yine benzer bir gerilim dozunda, hatta daha da detaylı yazılmış diyebilirim. Bracken’ın “edebi alter egosu” olarak adlandırabileceğimiz Ruby yine başrolde. Bracken bu seriyi yirmili yaşlarının ortasında yazmaya başlamış bir kadın, şu an 29 yaşında.

    Serinin bu ikinci kitabındaki karakterlerin şöyle bir üzerinden geçelim:

    Ruby Daly (Turuncu renk esas kızımız, artık bir ergen, ama koca bir kadınmışçasına sorumlulukları var, artık bir lider o!)
    Liam (Martin) Stewart (hafızası Ruby tarafından onu kötülüklerden korumak adına resetlenmiş erkek arkadaşı, bir mavi)
    Chubs (Liam’ın can yoldaşı; sanırım yeşil)
    Cole Stewart (yaşı 26, Liam’ın abisi; A.K.A. mahkûm 29; ilginç ve sürprizlerle dolu bir eleman, okuyunca göreceksiniz!)
    Ajan Cate Connor (çocuklara neredeyse annelik yapan, henüz yirmilerinin sonunda olan genç-idealist bir kadın; ancak yakalama-kovalama işleri yüzünden zihnen ve bedenen tükenmiş durumda)
    Çocuk Birliği (rengârenk çocukların –sözümona- iyi ajanlar tarafından Thurmond gibi “Gestapo” benzeri kamplardan kaçırılıp Başkan Gray’e ve onun sadık askerleri olan PSİ’lere karşı eğitildikleri başkaca bir toplama kampı!)
    Vida (mavi, hırçın kızımız)
    Niko (yeşil, bilişim uzmanı delikanlı)
    Jude (sarı, elektronik sistemler uzmanı geveze ve mütereddit iyi kalpli saftirik kızımız)
    Thurmond Kampı (ilk kitabı okuyanlar iyi bilirler bu çocuk katletme kamplarını: Bahçe, Fabrika, Revir! PSİ Birliklerinin çocuk işkence haneleri de diyebiliriz)
    ABD Başkanı Gray (kendisine dalkavukluk eden ülke genelinde yalnızca 10 TV istasyonu var ve mütemadiyen Başkan yanlısı yayın yapıp Çocuk Birliğine bok atıyorlar!)
    John Alban (Çocuk Birliğinin lideri olan baş ajan, Cate’in de manitası; 200’den fazla ayaklanmaya liderlik etmiş; eskiden savunma bakanlığında yetkiliydi, Başkanın eski danışmanı da olur kendisi; kendi çocuğu ALYSSA [IAAN: İdiyopatik Adolesan Akut Nörodejenerasyon] hastalığından öldüğü vakit tüm bildiklerini medyaya anlatır ve Başkanla düşman olurlar; yaşları elliden büyük on kişilik bir danışman grubuna sahip, bunlar yetenekli çocukların kendilerine “Rakun Surat, At Dişi” gibi adları taktığı karanlık adamlar)
    Ajan Rob Meadows (ucube popülasyon dediği, hastalığa yakalanmış yetenekli çocukları kaza süsü verip tek tek öldürerek Başkana karşı verdikleri savaşta kazanan taraf olmak niyetindeki bir zırdeli)
    Ajan Jarvin (yetenekli çocuklardan Blake Howard’ı gözünü kırpmadan sırtından vuran bir Çocuk Birliği ajanı, Ajan Rob’ın müttefiki olan bir hergele)
    Leda Corp (sembolü kuğu; ALYSSA hastalığına çare bulan ilaç şirketi; Clancy’nin annesi ve Başkanın karısı olan kadın doktor)
    Clancy (Turuncu; Başkanın insan siluetindeki şeytani oğlu da diyebiliriz kendisine)
    Knox (mavi, serseri-yalancı-acımasız-sözümona Kaçak Çocuk!)

    Çok fazla “spoiler” vermeden -çok ama çok fazla olay yaşanıyor kitapta ve ne dersem kopya olacağından- özet geçiyorum: Hastalığın ilk görülmesinden bu yana on yıl geçmiştir. Ruby, Jude ve Ajan Rob Boston’da bulunan bir Harvard profesörünü sorgulamak için (zihin okuyabilen Ruby artık bir sorgu ajanıdır) yanlarında başka ajanlarla beraber bir kaçır-sorgula-bırak operasyonuna çıkarlar. Ruby ve Jude bir fırsatını yakalayıp sırra kadem basarlar. İki genç kız, Ruby’nin Cole Stewart’tan aldığı gizli görev uyarısınca, Cole’un erkek kardeşi olan Liam’ı ve yanında –kendisinin bile haberinin olmadığı- ALYSSA hastalığının tedavisiyle ilgili bilgilerin içinde olduğu USB belleği bulmak adına Amerika’nın Kuzeyine, Kuzey Carolina’ya yolculuk ederler. Peşlerinde hem PSİ askerleri hem çapulcu ve hırsız yöre halkı hem de komün halinde yaşayan yetenekli sefil çocuklar vardır. Hatta kendi Çocuk Birliklerinden arkadaşları da kendilerini kovalamaktadır. Yakalamaca ve kovalamacalar Johnson Elektrik (Nashville) denen bir fabrikaya kadar sürer. Kendine “Kaçak Çocuk” diyen Knox (mavi) ve onun yardakçısı çocuklar daha önce iki kızımıza Chubs ve Vida’nın da katılmış olduğu bu dörtlü gurubu yakalarlar. Ruby, gökte aradığı Liam’ı yerde, Knox’un esiri olarak bulur. Ancak Liam çok hastadır. Ruby zihinsel sorgulama ve hafıza manipüle etme yeteneklerini artık insanlara dokunmadan, bir TV’yi kumandayla yönetir gibi kullanmaya başladığından kendisi-Liam-ve diğer yoldaşları için Knox denen hergeleyle yüzleşmek zorunda kalır. Liam’ın kendisini hemen hiç hatırlamadığı bir dünyada USB bellek ve içindekiler belki de Amerika’nın başındaki bu felaketi tümden bitirebilecek önemdedir. Ruby genç yaşına rağmen çok ciddi kararlar vermek zorunda kalacak ve bir arkadaşını diğerine tercih etme konusunda şirret kaderin acımasızlığıyla yüzleşecektir…
    “…Jude uyanıp onları görmeden biletleri yırttım. Bu insanlar, karanlığa gömülmüş bir denizde yanan birkaç mum ışığı olduğu için onun, başka ümitlere kapılmasına müsaade edemezdim…” (Sf. 174)

    Bu kitapta hoşuma giden, hemen tüm olaylarda Ruby hep yanlış kararlar veriyor ve hatta güvendiği insanlardan hep kazık yiyor. Ancak yetenekleri iyice gelişip güçlendiğinden yine her olaydan sağ salim çıkmayı başarıyor, elbette kendi canı yanında dostlarınınkini de kollayarak. Kavgada yumruk aranmaz hesabı kayıplar da veriliyor, okudukça göreceksiniz. Çok fazla şiddet ve ölüm var serinin bu kitabında. Bracken bu maceradaki gerilim dozunu sanki çok hassas bir ölçü aletiyle yapmış ki bazı yerleri okurken heyecandan nefesiniz daralıyor. 550 sayfa kitabı üç buçuk günde okuduğumu söylersem ne demek istediğimi anlarsınız sanırım. Bu seri ilginizi hak ediyor, son kitabı da edinip okuduğumda yine sizlerle (elimden geldiğince spoiler’sız) paylaşacağım.

    Elinizden kitap, kalbinizden huzur eksik olmasın.

    Süha Demirel, 14 Eylül 2016.


    Kitapta (fark edebildiğim) Dizgi Hataları:

    Sf. 36: (alttan altıncı satır) “önemsemey”; doğrusu “önemsemeye”.

    Sf. 289: (üstten onuncu satır) “kaydedeceğini”; doğrusu “kaybedeceğini”.

    Sf. 465: (üstten dördüncü satır) “gönce”; doğrusu “önce”.
  • 576 syf.
    ·5 günde·7/10
    Sanırım gazetenin birinde, küçük bir eleştirisini okumuştum bu romanın. Bir üçlemenin ilk kitabı olduğunu duymuştum. Aslında bu tip Best-Seller romanları çok okumasam da, kitabın hem bir ‘Distopya’ ürünü olması, hem de kahramanlarının çocuklar olması ilgimi çekmeye yetmişti. Çocuklar diyorum, çünkü onların her biri birer filozoftur. Fakat biz onları, büyüme süreçlerinde, filozof yeteneklerinden arındırıp bizler gibi birer robota dönüştürüyoruz. Filozof kıyıcı anne-babalar! Neyse…

    Amerikalı kadın yazar Alexandra Bracken’ın 570 sayfalık bu romanı enfes bir okuma macerası. ‘Final Kültür Sanat Yayınları’ ndan genelde çocuk kitapları çevirileri yapan meslektaşım, çevirmen Sayın Handan Şağlanmak Hanımefendiyi de tebrik ederim. Oldukça başarılı bir çeviri yapmış. Hedef kitlesi her ne kadar biz büyükler olsak da, önceki tecrübelerinden yola çıkarak onun esas kitlesi olan çocuklar dahi ellerine alıp bu eseri rahatlıkla okuyarak içlerine sindirebilirler. Son olarak, Parodi Yayınları için birkaç söz: Kitabı dilimize kazandırdıkları için kendi adıma teşekkür ederim. İki-üç matbaa hatası dışında harika bir çalışma olmuş. Serinin diğer iki kitabını da heyecanla bekliyorum.

    Distopya sözcüğüne bir açıklık getirelim öncelikle. Ütopya bildiğiniz üzere ‘Güzel Yer’ anlamındadır. Distopya da bunun tam tersi olarak ‘Kötü Bir Yer’ anlamındadır. Kabaca özetlersek; Distopya, totaliter bir devlet ya da baskıcı bir rejimi ifade etmektedir. Tam da bu söylediklerimize paralel olarak romanın hikâyesi böyle bir dünyada geçiyor. Amerika’daki tüm çocuklar –her ne hikmetse sadece Birleşik Amerika Devletindekiler- IAAN yani ‘İdiyografik Adolesan Akut Nörodejenerasyon’ denen bir hastalığa yakalanırlar. Ve tüm çocuk nüfusunun (18 ve altı) neredeyse yüzde doksan beşi ölür. Kalan yüzde beşte ise; anormal süper güçler görülmeye başlanır. Amerikan hükümetinin başındaki otokrat liderin direktifiyle, PÖK Askerleri önderliğinde ‘Psi Birlikleri’ yani diğer adıyla ‘Süper Çocuk Ölüm Kampları’ kurulmaya başlanır. Anne ve babalar, genelde bu süper ufaklıklardan korktuklarından, çocuklarını bu kamplara gönüllü olarak gönderirler. Bazı çocukları ise, devlet ebeveynlerinin ellerinden zorla alır ve kamplara yerleştirir. PÖK Askerleri ve Psi Birliklerinin asıl amaçları; çocuklar üzerinde görülen bu süper kuvvetlerin var olma nedenlerini araştırmak, hatta belki bu güçleri konvansiyonel bir silah haline dönüştürmek, sonra da eziyetleri altında bitap düşmüş, işleri bitmiş bu çocuklardan sonsuza dek kurtulmaktır.

    Aşağıda ‘Psi’ sembolünü görüyorsunuz. Psi (Ψ ψ) (Yunanca: Ψι, Psi), Yunan Alfabesinin yirmi üçüncü harfidir. Aslında bir harf bileşimidir. P ve S harflerinden oluşur; fakat söylenirken harfler, Türkçedekinin aksine belirgin olarak vurgulu bir şekilde söylenmez (Wikipedia’dan alıntıdır).

    KaranlikZihinler_2Romandaki esas kız, yani başkahramanımız, on yaşındaki Ruby adlı küçük kızdır. Anne ve babasından muamma bir şekilde koparılıp Thurmond isimli Psi kampına PÖK Askerlerince zorla götürülür. Kampa giren her çocuk üzerinde, öncelikle hangi gruba dâhil olduğuyla ilgili testler yapılır. Turuncular en tehlikelileridir. Aslında en kudretli olan çocuklardır demek istedim. Sonra kırmızı ve sarı gruplar gelir. Bunlar da yine tehlike arz eden gruptaki çocuklardır. Mavi ve yeşiller ise, silahlı askerlerin kuvvetli olasılıkla rahat kontrol edebileceği çocuklardır. Yeteneklerinden bahsetmemiz gerekirse: Yeşiller süper zekâ; Maviler telekinezi; Sarılar elektriğin kontrolü; Kırmızılar ateşin kontrolü ve Turuncularsa zihinleri kontrol edebilmektedir. Ruby, yeteneğini bilmeden kullanarak, doktorları kendinin yeşil olduğuna dair ikna eder ve kampta silik, görünmez kızı oynamaya başlar. Kampta, sıkıntılı şekilde tam altı yıl geçirir. En iyi arkadaşı da Sam isminde yaşıtı olan bir kızdır. Ruby, artık bir genç kıza dönüşüp on altıncı yaşına bastığı sıralarda, tam da kamp hayatı artık çekilmez, illet bir hale dönüşmek üzereyken, aslında gerçek adı Cate olan, Dr. Begbie ile tanışır. Bu kadın, hükümet kontrolündeki PÖK askerlerine karşı bir gerilla savaşı veren ‘Çocuk Birliği’ nin gizli kadın ajanıdır. Ruby’ye yardım eder ve onu kamptan başka bir çocukla, Martin’le beraber kaçırır. Ruby, önceleri bu kaçma olayına sıcak bakmasa da, Cate’in verdiği bilgiye dayanarak, aslında kendisinin bir turuncu olduğunun PÖK askerlerince çok yakın bir zamanda anlaşılacağına kani olduğunda, kendini kampın dışında kaçak hayatı yaşarken bulur.

    Cate, kendisi ve beraberlerindeki diğer turuncu erkek çocuk Martin, bir dinlenme tesisinde mola vermişken, Ruby, aslında çocuk birliğinin de öyle doğru dürüst bir grup olmadığını fark ediverir. Şans eseri, Zu isimli, dokuz yaşlarında, asla konuşmayan, elektriğin kraliçesi, sarı gruptan bir küçük kızın peşine takılarak kendini, belki de hayali bir yer olan ‘East River’ da yaşayan ‘Kaçak Çocuk’ isimli bir delikanlının peşine düşmüş bir ekibe ait minivanda bulur. Bu araçta seyahat eden üç kişi vardır. Sarılardan olan Zu isimli küçük kız, bir mavi olan asabi delikanlı Chubs ve bu küçük gurubun lideri, yakışıklısı, mavisi, her şeyi Liam. Ruby’i aralarına içtenlikle kabul ederler, Chubs’ın tüm muhalefetine rağmen. İlerleyen sayfalarda, East River’ı ve onun inanılmaz yeteneklere sahip çılgın lideri CG’yi de bulacaklardır ama buldukları bu kamp için birçok şeyi de feda etmeleri gerekecektir.

    Minivandaki bu üç çocuğun mütevazi hedeflerine gelince; ölen bir çocuğun son satırlarının yazılı olduğu, Liam’ın canı pahasına üstünde sakladığı bir mektubu, ölen çocuğun babasına ulaştırmaktır. Zu ve Chubs, ailelerine kavuşmak için yanıp tutuşmaktadır. Ruby’nin ise; annesi ve babası sağ olmasına rağmen gidebileceği tek yer belki de babaannesinin evinden başka bir yer değildir. Liam ise; serseri ama sevimli bir ruhtur. Onun yüzünde tebessüm hiçbir zaman eksik olmaz. Belki de hayatının en büyük amacı, diğer tüm süper yetenekli çocukları, PÖK Askerleri ve Çocuk Birliklerinin ellerinden kurtarıp evlerine sağ salim ulaştırmaktır. Ruby, gün be gün yeteneklerinin farkına varırken ve de onları geliştirirken, aslında kendisinin, süper çocuklarla dolu bu arı kovanının kraliçesi olduğunu fark ettiğinde çok büyük fedakârlıklar yapmak zorunda kalacaktır…

    Kitabı çok ama çok sevdim. Oldukça sürükleyici. Ayrıca çocukların dilinden anlatılan bir kitabı okumak daha da keyifliydi. Her şey çok yalın; yalan-dolan yok! Serinin diğer iki kitabı, sanırım halen çevriliyor: ‘Never Fade’ ve ‘In The Afterlight’. Dilerim bir an önce biterler ve piyasaya çıkıp önümüze okumamız için gelirler. Sizlerin de bu güzel sürükleyici Distopyayı okumanız dileğiyle.

    Süha Demirel, 19 Mart 2015.
  • sen yüreğimin dağlarında sakladığım kaçak kız
    seni sunuyor kar yüklü dallarıyla çam ağaçları
  • 296 syf.
    ·5 günde·8/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum
    Bugüne kadar okuduğum kitapların içerisindeki en güzel 5 "kadın" temalı alıntı videosu için: https://youtu.be/bRzhdOoGp50

    Oğuz (Yaş 14) : Orgazm ne demek anne?
    Annem : Çok ayıp. Nerden duydun o kelimeyi? İleride öğrenirsin.
    Oğuz (Yaş 24) : Yaşasın Orgazm!

    "Kişinin eşini daha iyi tanıyabilmek için evlenmeden önce hayatını geçireceği kişiyi çıplak görme izni vardır."
    Ütopya / Thomas More

    Eşlerinizi iyi tanıdığınızı düşünüyor musunuz? Eşlerinizin nelerden hoşlandığını ya da şu an bu yazıyı okuyan istisnasız olarak herkesin annesinin ve babasının orgazm adındaki ötekileştirilmeye çalışılan, konuşulmasından korkulan, çekinilen duyguyu yaşayarak o kişiyi dünyaya getirdiğini biliyor musunuz? Muhtemelen biliyorsunuz, çünkü lise derslerinizde bu bilgi size teorik olarak sadece bir ders saatinde gösterildi. Fakat bu muazzam ve eşsiz duyguyu sırf toplum tarafından eleştirilirim, kötü görülürüm diye konuşmaktan çekiniyorsunuz. Üstüne çocuklarınızın da merak duyduğu bu tür sorulara doğru dürüst cevap veremiyorsunuz.

    Şu an bu yazıyı okuyan bir anne, bir baba ya da herhangi bir insan olabilir. Orgazm, eşlerin birbirlerinin vücutlarını ve aslında bir bakıma evliliklerinin sürecini tanıma aşamaları için olmazsa olmaz bir basamaktır. Bir doyumdur. Eşlerin ömür boyu birbirlerinin bağlılığı için attıkları bir imzadır. Bu vücut ve hoşlanılan zevklerin tanınma basamağı geçilmeden orgazmın da sadece vajinal seksten ibaret olarak düşünülme yanılgısı çok normal ve yaygındır. Böyle duygusuz kişilerin orgazmı salt geçici bir zevk malzemesi olarak düşünmesine şaşırmamak gerek. G noktası diye anılan Gräfenberg noktası, klitoris, klitoris şaftı, üretra, vulva, iç dudak ve dış dudak gibi tanımları öğrenip, ilişkileri duygusuzlaştırmaya ve kusursuzlaştırmaya çalışan bir porno endüstrisine rağmen uğruna bir hayat adanacak eşin de istekleri göz önünde bulundurularak bir ilişki nasıl yakınlaşma, tensellik, şefkat, sarılma ya da duygusal bağ gibi temellerden inşa edilebilir?

    Kitap her ne kadar kapağında "Kadınlar İçin Sıradışı Bir Rehber" olsa da ben kadınlardan çok ülkemizin erkeklerinin okuması gerektiğini düşünüyorum. Zira ülkemizde her zaman var olan cinsel açlık, bir erkeğin yanından geçen herhangi bir giyim tarzındaki kadını bir seks objesi olarak görmesi, tecavüzlere ve kadın ölümlerine gereken cezaların verilmemesi gibi düşünceler hastalıklı düşüncelerdir. Düzmek, becermek, koymak, kaymak, basmak, yaslamak, pompalamak, kaçak et kesmek vs. gibi bir sözcük dağarcığı çeşitliliği yeteneğinin, küfürlerin kadın organı ve anneler üzerinden gerçekleştiği bir ülkede olmasına şaşırmamak gerek.

    Halil Cibran'ın söylediği söz ülkemin bütün cinsel açlarına gelsin! :
    "Senin fikrin güzel kadından, çirkinden, iffetliden, orospudan, akıllıdan ve aptaldan bahseder. Benimki ise her kadında bir anne, bir kız kardeş ya da herhangi bir erkeğin kız evladını görür."

    Allah aşkına kadın ölümlerinin bir nicelik olarak kayıda geçtiği ve haberlerde zaplayıp kanıksadığımız -vah vah çevir şu kanalı ya bu ne biçim haber böyle de deriz- o kadınların bir ölüm sayacı gibi sayıldığı siteden kaçınızın haberi var? http://www.anitsayac.com Yoksa erkeklerin bu ülkede orgazm oldukları konu kadınlara tecavüz etmek ve onları öldürmek midir?

    Hastalık ancak aşı ve ilaç gibi yöntemlerle geçirilebilir. Bu konunun en iyi ilacı ise cinsellik konusunda çocukluktan beri olması gereken bir kesintisiz eğitim sürecidir. Merak açlığı ancak bilgi tokluğuyla doyurulabilir. Fakat biz tam tersine ne geleceğin yetişkinleri olacak çocuklarımıza böyle konulardan bahsederiz, ne de onlar sorular sormasına rağmen bu soruları cevaplamaya çabalarız. Bu konunun öğretilmesi ve bu konunun toplum içerisinde konuşulacak rahatlığa ulaşması maalesef şu an bizim ülkemiz için bir ütopya seviyesindedir.

    O zaman tekrar diyelim, yaşasın orgazm!
  • Orhan Pamuk'un okuduğum ikinci kitabıydı. İncelemem de sıradan bir okur incelemesidir (not : kitabı okumayanlar için spoiler alarmı)

    Öncelikle Mevlüt çoğu kişinin yorumladığı gibi iyi ve saf birisi değil benim için. Çıkarı neyse, o an ne işine yarıyorsa ona göre davranan birisi. Evet tam da bu muhafazakar kesime özgü pek çok nitelik Mevlüt'te var. Sevdiği kız yerine ablasını kaçırdıklarında buna karşı çıkmaz. Ablasını kaçırdıysa ablasını sever. Vurallar'ın ne olduğunu bildiği halde onların gücünü yeri geldiğinde kullanmaktan memnuniyet duyar. İçkisini içer, yeri geldiğinde sohbetlere katılır. Hatta oy verdiği partinin aksine o an öyle olması gerekiyorsa; biz de halk partiliyiz bile der. Etrafında olan bitenleri sadece izler ve kendisinin hiç payı yoktur olumsuz değişimlerde.

    Kitaba gelirsek, evet gayet akıcı bir şekilde okunabilen kitap. 1970'lerden 2000'li yıllara kadar İstanbul'un ve insanların değişimi de hikayeyle birlikte anlatılmış. Kitapta en çok sevdiğim (Mevlüt'ün de en çok sevdiği gibi) gece sokakta boza satmasıydı. Bu güzel ve farklı bir his verdi.

    Bunun dışında toplumsal olaylar üstünkörü geçilmiş ve anlatımları doyurucu gelmedi. Bazen konular gereksiz yere çok uzatılmış örneğin Ferhat'ın kaçak elektrik konusu gibi. Üstüne üstlük aynı konuyu farklı karakterlerden de okuyunca kitap boğucu bir hal almaya başlıyor. Evet yine de okunuyor, kitabı yarıda bırakma gibi bir düşünceniz olmuyor.

    Karakterler ise net ve anlaşılır, kim kimdi karışmadan hikaye içinde yer almışlar bu da okumayı akıcı hale getiren etkenlerden birisiydi benim için.

    Sonuç olarak kitap bittiğinde bir tat ve etki bırakıyor. Okumaya değer bu nedenle.