Benim durumumda biri romanın ağırlığını muhtemelen sıradan bir okurunkinden çok daha kişisel ve içsel hisseder. Romanın ana temalarından biri ölümün kaçınılmazlığı ama aynı zamanda yaşamın kırılgan güzelliği. Bu iki uç arasında gidip gelen hikaye, annemde olduğu gibi ölümle iç içe geçen bir sevgi, kaygı ve bekleyiş halini yansıtıyor. Bahçıvan gibi elimden geleni yaparken, toprağın (ya da bedenin) sınırlarını bilmenin hüznünü yaşıyorum. “Birini yaşatmaya çalışmak, bir çiçeği diriltmeye çalışmaya benzer: suyu, güneşi, ilgiyi verirsin ama toprağın kararı çoktan verilmiştir.” Gospodinov, ölümü yüceltmeden ama kaçmadan anlatır. Bir tür hazırlık ya da kabulleniş egzersizi gibi hissettiriyor insana. Edebiyat filtresinden duygusal bir nefes aldırıyor. Gospodinov’un dili ölümü soğuk bir son olarak değil, yavaş bir dönüşüm olarak gösteriyor. Elimden geleni yapıyorum ama doğanın döngüsüne söz geçiremiyorum. Annemde benim ilk bahçem… Romanın sonunda bahçıvanın bahçesi kurusa bile, tohumların toprağın altında uyuduğunu biliriz diyor. Tıpkı annemin bende, bakışlarımda, ses tonumda, fikirlerimde var olmaya devam edeceği gibi. Varlığı her daim hissedilecek ama dokunulamayacak bir sevgiden korkuyor insan sadece. Kitap benim aynı acıyı yaşamış biriyle dertleşmem gibiydi. Zordu ama acıyı paylaşmak insanı hafifletiyor. Bir insanla acı paylaşacağıma- bir kitapla paylaşmak çok daha iyi geliyor.