“Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme döneminde, devletin geleceğini tahmin etmek ve olası saldırıları, komploları, sabotajları engellemek için “Tabir Sarayı” isimli bir rüya bakanlığı kurulur. Ülkenin en ücra köşelerinde yaşayan insanların bile gördükleri rüyalar burada toplanır, elenir, tasnif edilir ve yorumlanır. Gedikli Qyprilli (Köprülü) ailesinin genç üyesi Mark-Alem de burada işe başlar ve onunla birlikte bu devlet kurumunun sırlarla dolu labirentli koridorlarına giriş yaparız.” (Arka Kapak)
Osmanlı Devleti’nin dağılmaya yakın düşüş dönemi. Hikaye Köprülü ailesinin son kuşak üyelerinden Mark-Alem’in “Tabir Sarayı”na memur olarak girmesi ile başlıyor.
Kurulan sistem Saramago kitaplarını hatırlatan türden. İçinde binlerce kişinin çalıştığı ama ortalıkta kimsenin görünmediği, dönüp dolaşıp aynı yere çıkılan, labirent misali içinde kaybolduğunuz esrarengiz bir saray.
İlerlediğinizde iki farklı metin okuyorsunuz aslında. İki farklı dünya. Görünen ve görünmeyen.
“Bu iki dünyadan hangisi diğerine hükmediyor, asıl mesele bu.”
”Günlük hayatta güçlü, saygın ve üst rütbeli olabilirlerdi, ama bu yeterli değildi. Hayatlarındaki rollerin yanı sıra başkalarının rüyalarında nasıllardı, hangi gizemli at arabalarına bindikleri ve ne tarz amblem ya da işaretlerle süslü oldukları da bir o kadar önemliydi.“
Ve özet niteliğindeki vurucu cümle:
"İnsanları birçok şey hakkında ayıplayabilirsin, özellikle tembelliklerini. Ama uykuyu asla ayıplayamazsın. Herkes uyur dostum; ezelden beri böyleydi ve dünyanın sonu gelene kadar da böyle devam edecek."
Rüyalar Sarayı İsmail Kadere’den okuduğum 3. kitap. Balkan edebiyatı okumalarımda “Ölü Ordunun Generali” ve “Taş Kentin Düşüşü” ile keşfedip kalemini çok beğenmiştim. Bu kitabını da gözüm kapalı alıp tek solukta okudum. Beni yanıltmadı.
Bol