Öyle bir düzeneğe hapsolmuşuz ki sanki her bir kıvılcım diğerini kora dönüştürüyor. Mutluluğumuz, yediğimiz yemek, içtiğimiz kahve, sevdiklerimizle paylaştığımız anılar... Bunların hiçbirini şükrederek yaşamıyoruz.
Ölümün ne zaman geleceği belli değil. Ancak geride geçirdiğimiz yıllara baktığımızda günlerimiz, sevdiklerimizin varlığına şükredip paylaştığımız etkinlikten verim alarak geçmiyor. Buluşmaların çoğu sohbetten ziyade telefonun içerine gömülen yüzlere mahkum oluyor. En mutlu günlerimiz bile bir telaşın içinde düğümleniyor. Daha mutluluğun tadını çıkaramadan, birkaç saat sonra yetiştirmemiz gereken sunumları, işleri ve sorumlulukları düşünmeye başlıyoruz.Anı hissetmeyi bırakın bugün bile geçip gider oldu.
Burada düşünmek bile bazen lüks
gibi.Varoluşsal konuşmak için önce faturayı ödemiş olman gerekiyor.İnsanlar bu topraklarda o büyük soruları yaşıyor
aslında.Ama kelimeyle değil,yükle.Cümle kurarak değil, sabah kalkarak."Neden" diye sormadan da o sorunun içinde yaşanıyormuş, burada öğreniyorsun.
Gidersem büsbütün kaybolacağım.Üstümde eşelenerek yere düşmüş bir anahtar gibi kumla örtecekler beni.Bir döneceğim eve geri giremeyeceğim.Bu yüzden bir fırtına bekliyorum,birden çıkacak kumları tozarak bembeyaz karanlığı dağıtacak,on kilometreden adalar pırıl pırıl ortaya çıkacak.